Doğanın İnsancıllaştırılması ve Marksizmin Doğallaştırılması

Çeviri: Polen Çeviri Ekibi

0
2307

Öz

Bu makalede, Schmidt’in Marx’ta Doğa Kavramı (2014 [1971]), Paul Burkett’in Marx ve Doğa (2015 [1999]), Andreas Malm’ın Fosil Sermaye: Buhar Gücünün Yükselişi ve Küresel Isınmanın Kökeni (2016) ve Kenneth Fish’in Yaşayan Fabrikalar (2013) eserleri incelenmiştir. İlk iki kitabın yeni basımları yayınlandı ve eko-marksizmin temel metinleri olması nedeniyle tekrar incelemeye değer eserlerdir. Schmidt ve Burkett’in eserlerinin ikisi de doğanın diyalektiği üzerine yapılan çalışmalar olsa da, Karl Marx’ın ekolojik bir anlayış taşıyıp taşımadığı sorusuna farklı yanıtlar verirler. Fish, genetik yapısı değiştirilmiş (transgenik) hayvanların sanayileşmenin mantıki ereği olduğunu öne sürerken Malm, kapitalizmin uzun süredir fosil yakıtları sınıf mücadelesinin bir silahı olarak kullandığını gösteriyor. Dört bilim insanı da, Marx’ın doğal bir sistem olarak kapitalizm ile derinlemesine ilgilendiğini vurguluyor. Dört kitabı birbirine bağlayan temel fikirlerden biri, Marx’ın “doğanın insancıllaştırılması” olarak adlandırdığı süreçtir.

Anahtar kelimeler

çevre – diyalektik materyalizm – Karl Marx – sanayi devrimi – genetiği değiştirilmiş organizmalar – enerji – kömür – doğa – eko-Marksizm

 

  • Alfred Schmidt, (2014) The Concept of Nature in Marx, translated by Ben Fowkes, London: Verso,
  • Paul Burkett, (2015) Marx and Nature: A Red and Green Perspective, Chicago: Haymarket Books,
  • Andreas Malm, (2016) Fossil Capital: The Rise of Steam-Power and the Roots of Global Warming, London: Verso,
  • Kenneth Fish, (2013) Living Factories: Biotechnology and the Unique Nature of Capitalism, Montreal: McGill-Queen’s University Press.

 

2014 yılında Jacobin dergisi bir sayısını eko-marksizmin yeniden canlanışına ithaf etti, zira Alyssa Battistoni’nin yazdığı üzere çevre, sol tarafından “yetersiz kuramsallaştırılmış ve nadiren tartışılmış” olarak kalmış bir konuydu.1 Bu sadece akademik bir boşluk değil, somut gerçeklikte sonuçları olan acil bir tartışma. “Evrenin yolu korkutucu derecede aşırı kısaymış gibi hissettirdiğinde uzun süren oyunu oynamak ne işe yarar?”i diye soruyor Alyssa. İklim değişikliğini keyfi bir hedef olan sadece iki derece kadar ısınmayla sınırlamak için bir şans olacaksa karbon salımının birkaç yıl içinde zirve yapması, daha sonra ise 2040 yılına kadar hızla sıfırlanması gerekiyor.2 Küresel ısınma tek tehdit değil: Mercan resiflerinin dünya çapındaki genişliği okyanusal asitlenme ve tarımsal azot kirliliği nedeniyle yarı yarıya azaldı; okyanuslarda neredeyse yaşam bırakmayacak derecede trol avcılığı yapıldı; ve bu yüzyılın sonuna kadar dünyadaki flora ve fauna türlerinin yarısının ortadan kaybolmasına neden olabilecek “Altıncı Yokoluş”, yüksek ormansızlaşma oranları nedeniyle hızla ilerlemektedir.3 Ancak Battistoni’nin eleştirisini dile getirdiği yıllardan bu yana, eko-marksizmin nihayet çevre tartışmalarını ve aktivizmi daha geniş bir şekilde etkileyebilecek tutarlı bir alt alan olma noktasına ulaştığının ipuçlarını veren yeni eko-marksist eserler ve yeniden basılan klasikler boy gösterdi.

Yirminci yüzyılın ortalarına kadar çevre sorunlarının sol tarafından bu kadar ihmal edileceği henüz belirgin değildi. 1944’te eş zamanlı yayınlanan Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm ve Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun Aydınlanma Diyalektiği eserleri, kapitalizm eleştirilerinin merkezinde doğanın duracağını bildirir gibiydi. Polanyi, diğer iki “hayali meta” olan emek ve para gibi, toprağın da piyasanın mantığına uymaya zorlandığında yok olacağını iddia ediyordu. Toprağın kendisi “insan tarafından üretilmeyen, doğanın bir başka adıdır sadece”.4 Toplum, bu üç temel toplumsal bileşenin yok edilmesini ancak piyasanın gücü karşısında bir “karşı hareket” örgütleyerek önleyebilirdi. Bu şekilde Polanyi, doğayı ve insanlığı ayrılmaz iki varlık olarak sunarak ilkinin “kültürel geleneklerin koruyucu örtüsünü” gereksindiğini aksi takdirde “onu oluşturan bileşenlere, yerleşim yerlerine ve kirletilmiş doğa alanlarına ve nehirlere indirgeneceğini” iddia eder.5 Sunduğu çerçeve marksist olmasa da, benzer bir eleştirel politik ekonomi geleneğinden geliyordu ve 1980’lerde ve 1990’larda ‘eko-sosyalizmin’ gelişimi için etkili bir isim olduğu ispatlanacaktı. Adorno ve Horkheimer benzer şekilde, piyasadan ziyade Aydınlanma’ya odaklanmalarına rağmen on sekizinci yüzyıl liberalizminin doğanın yıkımına yol açacak bir araçsallaştırılmaya ön ayak olduğu konusunda uyarıyordu. Bilim, dünyasal çevreyi “muzaffer felaketiyle aydınlatarak” doğayı çoktan fethetmişti.6

Alfred Schmidt, kendi doktora hocası Horkheimer ve Adorno tarafından başlatılan çalışmaları, Frankfurt Okulu’nun ana teması olan doğa üzerine bir inceleme yazarak sürdürdü. Tez çalışmasından dönüştürülen Marx’taki Doğa Kavramı kitabı, eko-marksizm külliyatına ufuk açıcı bir katkı olarak görülmelidir. 1962’de Rachel Carson’un Sessiz Bahar’ıii ile aynı yıl Almanca olarak yayınlanan kitap 1971’de İngilizce’ye çevrildi ve 2014’te Verso tarafından yeniden yayımlandı. Schmidt’in öncelikli amacı, eserlerini, özellikle de Grundrisse’yi dikkatlice okuyarak Karl Marx’ın doğa felsefesinin gelişiminin izini sürmekti. Etkileyici bir şekilde, Schmidt’in monografik incelemesi, yeniden keşfedilen Grundrisse’ye dayanan belki de ilk metindi.7 Schmidt, başlangıçta hem Marx’ın doğa anlayışının yarattığı etkileri hem de onun on dokuzuncu yüzyıl tartışmalarına yaptığı orijinal katkıları anlattı. Marx, G.W.F. Hegel’den oldukça yararlanmıştı ancak Hegel doğayı düşünce aracılığıyla insanla bağdaşan bir “yabancılaşma anı” (“Moment der Entäußerung”) olarak tarif ederken Marx ise doğa ile insanlık arasındaki bu uzlaşmanın insan yaşamı ve emeğin maddi süreçlerinden kaynaklandığını vurgular. Schmidt, emek harcayan benzersiz bir hayvan olsa da Marx’ın insanları her zaman doğanın bir parçası olarak gördüğünü gösterdi. Yine de, emek gücünün kendisi “yalnızca doğanın gücünün bir tezahürü” idi.8 Emek aracılığıyla, “insan, kendisini doğanın kendi güçlerinden biri olarak doğaya karşı koyar” ve “dış dünyaya etki ederek ve onu değiştirerek, aynı zamanda kendi doğasını değiştirir”.9 Böylelikle Marx’ın analizi doğa ile toplum arasındaki kavramsal çatışmayı kapatır.

Herhangi bir iyi Frankfurt Okulu öğrencisi gibi, Schmidt de iki cephede, popüler Batı Avrupalı filozoflara ve Sovyet akademisinin ortodoksisine karşı savaştı. Schmidt’in Grundrisse’ye olan güveni ‘polemikçi’ idi çünkü bu kaynağın, o günlerde revaçta olan 1844 Paris El Yazmaları’nın aşırı kullanımına bir panzehir olduğuna inanıyordu.10 El Yazmaları üzerine yaptıkları araştırmalar, “tarih dışı antropoloji” ve “yabancılaşma”nın aşırı duygusal okumalarından biraz daha fazlasını içeriyordu.11 Schmidt, Marx’ın erken dönem Romantik idealizminin nasıl ekonomik-biyolojik bir materyalizme pekiştiğinin izini sürerek, Marx’ın entelektüel gelişimini tarihselleştirmekle daha fazla ilgileniyordu. Doğu cephesinde, Schmidt, Friedrich Engels’in Doğanın Diyalektiği‘ndeki geleneğini takip eden SSCB’deki çevre filozoflarına karşı savaştı. Schmidt, saygılı ama derinlemesine bir şekilde Engels’i, doğanın, toplum dışında bilim tarafından açığa çıkarılan zamansız bir şey olduğunu varsaydığı için eleştirdi. Bu, diye kaydediyordu Schmidt – yeterince ironik bir şekilde – oldukça diyalektikdışı bir yaklaşım! Buna karşılık Marx, doğa “yasalarının” yalnızca insan bağlamında anlaşılabileceğini savundu: “Bu ‘saf’ doğa bilimi bile, onun malzemeleri gibi, yalnızca  insanın duyusal faaliyetleri olan ticaret ve sanayi yoluyla, bir amaca kavuştu”.12 Veya daha da doğrudan şöyle diyordu: “Bir doğa yasası kavramı insanın doğaya hakim olma uğraşı olmadan düşünülemez.”13

Keskinliğine rağmen, Schmidt’in çalışmaları akademik bilimsel tartışmalar üzerinde fazla etkili olamadı. Neil Smith ve çalışma ortağı Phil O’Keefe 1980’de doğa hakkındaki felsefi tartışmaları derlemelerinde, Schmidt’in çalışmalarının sık sık alıntılandığını, ancak eleştirel olarak itibar görmediğini veya değerlendirilmediğini gözlemlediler.14 Yeşil-Sol tartışmalarında bu küçük parmak izi bile yıllar ilerledikçe parçalanıp ufalacaktı. Kısa süre sonra da, Yeşil-Sol’un büyük bir kısmı tarafından, Marx’ın çevre hakkında yararlı hiçbir şey söylemediği kabul gördü. Bu kolektif entelektüel değişimin sebepleri belki de o zamanki atmosferde yatıyordu. Doğu Almanya’nın kötü şöhretli Ostluft’u ya da Pripyat’tan esen radyoaktif gaz bulutları, eko-marksizme karşı havadan gelen bir reddiye rolü oynadı. Polanyi’nin politik ekonomisine Marx’tan daha fazla yakınlık hissettiğini belirten James O’Connor’ın 1988’de “kapitalizmin ikinci çelişkisi” adlı etkili tezini yayınladığı zamanlar o günlerdeki havayı bir temsil ediyordu.15 Bu kayma, O’Connor’ın, ‘eko-sosyalistlerin’ entelektüel yurdu olan Kapitalizm, Doğa, Sosyalizm dergisinde yayınlanan makalelerin çoğunda belirgindi – ama özellikle de “eko-marksist” olmayanların. Verso’nun Marx’taki Doğa Kavramı’nı yeniden basması takdire şayan olsa da, Schmidt’in katkısını perspektife koyacak ve neden tekrar okumaya değer olduğunu vurgulayabilecek bir tanıtım makalesi eklemeden yapmaları yine de utanç verici. Schmidt’in Marx’ı veya Engels’i aşırıya kaçmış prometheusçular olarak görmediğini veya marksist geleneğin daha başka çevreci amaçlarla kurtarılmayacağını ve tekrar kullanılamayacağını açıkladığı 1993’teki Alman baskısına önsözü bile buna yardımcı olabilirdi.16 Bu Schmidt’i, Paul Burkett gibi onu entelektüel bir antagonist gören, devam eden eko-marksist nesiller için çekici hale getirebilirdi.

Ted Benton’un, 1989’daki Marx’ın emek değer teorisine ‘eko-düzenleme’ kavramını ekleme denemesi dışında (buna aşağıda değinilecek), 1990’ların ortasına ve 2000’lerin başlarına, Paul Burkett ve onun sık sık çalışma ortağı olan John Bellamy Foster’ın bugün halen etkili olan bir dizi eser yayınlamasına değin eko-marksist bir eleştiri geliştirme çabası pek görülmedi. Foster, eko-sosyalistleri, “kendi materyalist ve doğalcı temellerini inşa etmek için Marksçı teorinin kendisinin radikal köklerini sistematik olarak araştırma” zahmetine girmek yerine “kızıllar ve yeşiller arasındaki boşluğu kapatmanın geçici yollarını” aramayı seçtikleri için eleştirdi.17 O bunun yerine kapitalizmin doğayla oluşturduğu “metabolik yarık” kavramını alanın ana kavramlarından biri olarak ortaya koydu. Marx’ın toprak bilimi üzerine yaptığı araştırmalardan yola çıkarak oluşturulan bu fikir, incelemelerini kapitalizmin doğal döngüleri bozma eğilimine odaklayarak eko-marksizme bir miktar tutarlılık sağladı. Metabolik yarık kavramı, tarihsel olarak kentin kırsal alanlardan ayrılması durumundan türemiştir; bu, gıdaların tüketildikten sonra besinlerin toprağa döndürülmediği anlamına gelir (yani, gübrelik insan dışkısı kırsal alanlara gönderilmek yerine atılır), ki o zamanlarda bu problem, öncesinde kendi kendini yenileyen bir akışı olan asıl kaynağın yerini doldurmak için dışarıdan bir kaynak stoku (örneğin guano) getirilmesiyle çözülür. Foster, Marx’ın Ekolojisi kitabını 1999’da yayınlamasından sonra bu kavram Hannah Holleman’ın İmparatorluğun Toz Kaseleri ve Stefano Longo, Rebecca Clausen ve Brett Clark’ın Meta Trajedisi gibi eserlerde yaygın olarak kabul görmüştür. Entelektüel katkılarının kullanışlı modüler bir kavrama sadeleştirilmesi daha zor olsa da Burkett, Marx’ı mevcut çevre tartışmalarına müdahil etme konusunda Foster kadar iddialı olduğunu kanıtlamıştır. 2014 yılında Haymarket Yayınevi tarafından onbeşinci yıldönümünde yeniden basılan Burkett’in Marx ve Doğa kitabı, üçüncü nesil akademisyenler katkılarını yapmaya başladığı bu sıralarda, eko-marksizmin gelişimini daha iyi anlayabilmek için tekrar incelemeye değer bir eser. Foster’ın yeni baskıya yazdığı Giriş, son birkaç on yılda Polanyiciler ve eko-marksistler arasındaki rekabetin takip edilmesi açısından yardımcı olabilecek nitelikte.

Birçok yönden, Marx ve Doğa, eko-marksizmi 1962’de Marx’taki Doğa Kavramı‘nın yayınlanmasıyla başladığı yere geri getirdi, çünkü her iki kitap da Marx’ın doğaya dair dağınık düşüncelerini tutarlı bir felsefi sistem halinde yeniden düzenleme girişimleridir. Schmidt gibi, Burkett de Marx’ın her türden doğallıktan uzak insan-doğa ikiliğinden kaçınan, insanın doğayla ilişkisini özellikle mahir bir şekilde kavrayışını göstermek üzere Marx’taki doğanın diyalektiği, özellikle de emek sürecindeki yeri üzerine çalıştı. Burkett’in dile getirdiği noktaların çoğu bir nesil önce Schmidt’in yazdıklarını yansıtsa da, bu tekrar ediş, Marx’ın doğa hakkında söyleyecek hiçbir şeyi olmadığı fikrini (1980’lerde geleneksel bir bilgi haline gelmişti) alt etmek için gerekliydi. Buna rağmen, Burkett kendisini Schmidt’in varisi olarak değil, antagonisti olarak biçimlendirir. Bunun nedeni, Schmidt’in, Marx’ın “doğanın insancıllaştırılması” (Humanisierung der Natur) kavramını doğanın kendi özsel değeriyle çok az ilgilenerek benimsediğini belirtirken Burkett ve Foster’ın Marx’ı bir proto-çevreci olarak yeniden biçimlendirmeyi amaçlamasıdır.

Sorun şu ki, Schmidt doğanın insancıllaştırılması kavramsal sorununun, Marx’ın doğanın diyalektiği anlayışının önemli bir bileşeni olduğunu vurgulamasına rağmen Burkett, bu kavramsallaştırmada tamamen yan çiziyor. Doğanın insancıllaştırılması, insanlığın, emeği toplumsal sonuçlara ulaşmak için doğal sistemler içindeki enerji akışını yeniden yönlendirmek üzere bir araç olarak kullandığı süreçtir. Veya Marx’ın Kapital’de söylediği gibi: “İnsan kendi gereksinimlerine uygun biçimdeki doğanın ürünlerini ele geçirmek için kollarını, bacaklarını, kafasını, ellerini, yani vücudunun doğal güçlerini harekete geçirerek doğanın kendi güçlerinden biri olarak onun karşısına çıkar. Böylece dış dünyaya etki ederek ve onu değiştirerek, aynı zamanda kendi doğasını değiştirir.”18 Marx’ın tartıştığı üzere emek, “doğanın kendisi için’liğini bizim için’liğe dönüştürme” pratiğidir ve bu nedenle emeğin insan ve doğa antitezinin ötesinde nihai bir aşkınlık vaat ettiğini söyler.19 Bu kavram, Marx’ın hem “genç” hem de “olgun” aşamalarında ortaya çıkan nadir örneklerden biridir. Dikkat çekici bir şekilde, Burkett, Marx ve Doğa‘da bir kez bile bu kavramdan söz etmez.20 Bu sıkıntılı kavramın önüne geçmek için, Burkett, onu bir “Stalinist” olarak kınayarak Schmidt’ten kopmaya zorlanır.21 Çevreci Sol tarafından kullanılmaya hazır basit, steril bir Marx’a sahip olma isteği, kavramsal açıdan eko-marksizm için sınırlayıcıdır. Ne Burkett, ne de Foster, son çalışmaları Marx ve Dünya’da (2016) görülebileceği gibi, bu bayağı pozisyondan vazgeçmediler.

Marx, doğanın insancıllaştırılmasını kapitalizmden önce ortaya çıkmış, kapitalizmi içeren ve ondan sonra da devam edecek bir süreç olarak görüyordu, çünkü emeğin kendisi tarihselliği aşan bir faaliyettir. Ona göre, kapitalizm altında doğanın insancıllaştırılmasındaki tek sorun, işçilerin özgür olmaması ve dolayısıyla meta üretiminin özü gereği yabancılaştırıcı olmasıdır: “Bütün keşiflerimiz ve ilerlememiz, maddi güçleri entelektüel bir yaşamla donatmak ve insan yaşamını maddi bir güçle aptallaştırmaktan başka sonuç vermiyor.”22 Burkett savını pastoral bir komünist toplum üzerine kuruyor, ancak bu, ekolojik farkındalığa dayanan bir toplumla aynı anlama gelmez. Marx, dünyayı bir bahçeye veya çiftliğe dönüştürmek isteyen, diğer türlerin kötü durumlarına çok az önem veren tipik bir on dokuzuncu yüzyıl Almanı idi. Schmidt, Marx’ın “güzel Bavyera kırsalının nihayet modern yetiştirme teknikleri ve modern makineler tarafından sürülmesi gerektiği”ni söylediği ve bir doğasevere sataştığı bir anektodunu anımsatıyor.23 Marx, doğanın içkin değeri olduğu önermesini “çocukça” diye nitelendirir.24 Schmidt, komünizmde doğanın yerinin ne olacağı üzerine Marx’ın kendi öngörüsünün anlatımını sunarken gerçeğe Burket’ten daha yakın görünüyor. Schmidt, Marx’ın öngörüsünden alıntı yapar; buna göre komünist bir toplumda doğanın insancıllaştırılması özgürleştirici bir güç olacaktır; çünkü “toplumun doğaya üzerindeki hakimiyeti, eş zamanlı olarak insan üzerindeki hakimiyet lanetinden ve böylece doğal tarihin kör saltanatını sürdürme lanetinden kurtulacaktı”.25 Yine de, bu “kör doğal tarih” doğanın içkin değeridir; altıncı kitlesel yokoluştan kaçınılmasının ifadesidir ve bununla birlikte eko-marksizmin uygulanabilir bir uğraş olarak geliştirilmesi umududur.

1990’larda ve 2000’lerde çok az eko-marksist olsa da son on yılda Burket ve Foster’a giderek daha fazla keskin görüşleri olan bilim insanı katıldı. Lund Üniversitesi’ndeki çevre tarihçisi Andreas Malm, geniş bir yelpazede çalışıyor. Fosil Sermaye kitabı, yüzyıllara yayılan, çok disiplinli kalın ve ağır bir kitap. Bu hacimli, karmaşık kitap, belki de en iyi biçimde Malm’in analitik bir değişim olarak açıkladığı “iklimin tarih içinde değil, tarihin iklim içinde aranması” konusundaki inancı ile özetlenebilir: “Yasal fabrika mevzuatı veya serbest ticaret politikasına ilişkin veriler yağışlarla ve buzullarla ilişkilendirilmelidir, yağış ve buzul verileri bunlarla değil”.26  Kökleri 18. yüzyıl İngilteresi’nden gelen kapitalizmi inceleyerek iklim değişikliğini kapitalizme özgü tarihsel bir sorun olarak anlamak istiyor Malm. Her iki kitap da eko-marksizm’in yeniden canlanışının habercisi oldu.

Genç bir eko-marksist olan Kenneth Fish, biyoteknoloji endüstrisinin tuhaf, genetiği değiştirilmiş yaratıklarını inceleyerek Schmidt’in doğanın insancıllaştırılmasına olan ilgisini diriltiyor. Winnipeg Üniversitesi’nde öğretim veren bir sosyolog olan Fish, Margaret Atwood’dan ilham aldığı incelemesi Yaşayan Fabrikalar haline gelecek fikrin kıvılcımlarını Canadiana’nın derinliklerinde buldu. Fish, doktorasının ilk yıllarında, marksizmi, doğa ve kültür arasında yükselen entelektüel engellere karşı bir sopa olarak kullanmasına olanak sunan bir vaka araştırması arayışındaydı. Atwood’un Oryx ve Crake romanını okuduktan sonra, bunu bulduğunu fark etti, çünkü Atwood’un rakunkları, kurtakları, vaşakçıklar ve govercinleriiii gerçek yaratıklar olmasa bile “örümcek-keçileri” öyleydi. Milenyumun başında, Montreal merkezli bir firma olan Nexia Biotekonolojileri, Webster ve Peter’ı üretti. Araneidae familyasına mensup bir küre örümceğinden alınan belirli bir gen sayesinde bu keçiler örümcek ipeği proteinli süt salgıladılar. ABD ve Kanada orduları, bu “bioçelik”i askerlerin ve inşaat malzemelerinin zırhlarında kullanmak için yararlı buldu. Fish, tezinin garip hayvan koleksiyonunu tamamlamak için araştırmasına başkaca GDO’lu bitkiler ve mikroplar da ekleyecekti. Genetiği değiştirilmiş organizmalar üzerine yapılan çalışmaların çoğunun odağında yer alan hayvanların tüketim nesneleri olarak ele alınması yerine Fish onlarla “yaşayan fabrikalar” olarak adlandırdığı birer üretim alanı olarak ilgilendi. Odaktaki bu değişim, ABD Tarım Bakanlığı’nın farklı çeşitlerde genetiği değiştirilmiş organizmanın ‘açık hava biyoreaktör çiftçiliği’ örnekleri olarak görülmesi faydalı önerisi tarafından içerildi.27 Diğer bir deyişle, ekonomik üretimdeki yerlerine göre, örümcek keçilerinin endüstriyel mayalama veya lağım arıtma tesisleriyle yalnızca keçi olan hayvanlardan daha fazla ortak yanı vardır.

Fish, bu ayrımı belirginleştirmek için üç emek biçimini ayırt etmek üzere Ted Benton’dan analitik bir çerçeve ödünç alır: 1)  “ekstraktif” (“doğal maddelerin topraktan çıkarılması”) veya “birincil el koyma”; 2) “eko-düzenleyici”; ve 3) “dönüştürücü” emek biçimleri. Benton bu kavramları otuz yıl önce dile getirmişti çünkü doğaya daha yakın olan emek biçimlerinin endüstriyel emekten ayrı olarak teorize edilmesi gerektiğine inanıyordu. Marksizm ve Doğal Sınırlar’da, Benton doğal maddelerin topraktan çıkarılmasını (extraction), örneğin madenciliği, insan eli tarafından yaratılmak yerine doğada “bulunan” objeleri elde eden emek olarak tanımladı; eko-düzenleme, işçilerin doğal özellikleri ve doğal sistemleri çok değiştirmeden yönlendirdikleri tarımda ve benzeri faaliyetlerde kullanılır; ve işçilerin bir hammaddeyi doğada bulunan herhangi bir şeyden kökten farklı bir şey haline getirmesini içeren faaliyet ise dönüştürücü emektir. Benton, bu sonuncu türdeki emeğin endüstriyel çalışmaya ve el işçiliğine özgü olmasından dolayı, marksist çözümlemenin ağırlıklı kısmının diğer iki emeğin aleyhine oluşturulduğunu iddia eder.28 Bu arada, Burkett, Benton’un bu kavramları ortaya attığı makalesini eleştirmiş ve Marx’ın emek değer teorisinin Benton’un önerdiği çerçeveyi gerektirmediğini savunan üç yoğun eleştiri yazmasına neden olmuştur.29 “Açık bir şekilde eko-marksist yazındaki en etkili çalışma” diye yazarken ise Burkett, Benton’un hamlesinin canlılığının onun bir maden gibi entelektüel derinliğiyle orantılı olduğunu belirterek onun gururunu okşamaktan geri durmamıştır.30

Fish, Benton’un kategorilerini yeniden kullanılır hale getiriyor ve bunları Yaşayan Fabrikalar‘da müthiş bir etkinlikle kullanıyor.31 Benton’un çerçevesi dahilindeki olası her emek türünü dikkatlice incelemesinin ardından Fish, yaşayan fabrikalar bağlamında nasıl birbirlerinden ayrıştıklarını gösteriyor. Burkett’in aksine, Fish’in amacı sadece Benton’un kavramlarının hatalı olduğunu göstermek değil, kapitalizmin evriminde yaşayan fabrikaların getirdiği yeniliği ortaya koymaktır. Fish, yaşayan fabrikaların kısmen ekstraktif olduğunu iddia ediyor, çünkü değerli bir madene benzer şekilde arzu edilen bir gen üretilmek yerine doğada “bulunur” ve gömülü olduğu yerden çıkarılması gerekir. Onu başka bir yaratığın DNA’sına yerleştirmek, insanların asla doğal olarak gerçekleşmeyecek genetiği değiştirilmiş bir yaşam formunu yaratmaları düzeyine dek dönüştürücüdür; ancak o zaman bile, yeniden düzenlenmiş DNA pasif bir malzeme değil, kendiliğinden oluşan yapıdadır ve canlıdır ve gerçekten de, bu moleküller, bir kez yerleştirildikten sonra çeşitli genleri kesmek, yapıştırmak ve ortaya çıkarmak gibi bilim insanlarının çalışmalarının çoğunu yaparlar. Daha sonra, yumurtlama veya süt verme gibi dönüştürücü emek, yaşam süreçleri boyunca genetiği değiştirilmiş canlı tarafından gerçekleştirilir. Öyleyse, yaşayan fabrikalardaki endüstriyel emek temel olarak eko-düzenleyici hale gelir: işçilerin görevi ise ister bir mikrobiyal kültür, bir ahır veya bir sera olsun, bir çevreyi korumak ve sürdürmek olur. Yaşayan fabrikalar, endüstrinin ‘tarımsallaştırılmasını’ temsil eder.32 Fish, zannedilenin aksine kapitalist kalkınmanın dönüştürücü emeğin özü gereği kapitalist olduğu varsayımını baş aşağı çevirerek eko-düzenlemeye yöneldiğini savunuyor. Dönüştürücü emeğin en saf ifadesi, aslında sanayi öncesi üretimde, işçilerin hammaddeleri mallara dönüştürmek için el aletlerini kullandıkları dönemde sergilenmiştir. Buna karşılık, sanayi ise vasıfsız işçiyi sadece sürecin düzenleyicisi olarak bırakarak üretime yön vermek için “doğanın güçlerini” işe koşar. Marx, Kapital’de “makine sistemi içinde modern endüstri, emekçinin üretimin hali hazırda var olan maddi koşuluna salt bir eklenti haline geldiği, tamamen nesnel, üretken bir organizmaya sahiptir” diye yazar.33 O ana kadar dönüştürücü emek olarak görülen şey aniden eko-düzenlemeye benzer.

Fish’in analizinin zenginliği, Malm’in analizi ile birlikte okunduğunda daha belirgindir. Fish gibi, Malm de kapitalist çağın, ancak insanlar ilk olarak “doğa güçlerinden” faydalandıklarında gerçekten başladığını düşünüyor. İnsan dışı enerji kaynaklarından istifade etmek, kapitalist teknolojilerin ilk kez ortaya çıkmasına olanak sağladı. Malm, Marx’ın makineyi bir enerji kaynağına bağlandığında “ölü emeğin” “canlandığı” şeklindeki “çok gizemli bir şey” nitelendirmesinden alıntı yaparak açıklar bunu.34 Bu endüstriyel-ekolojik aparat daha sonra yaşayan “canlı” işçinin kaybettiği becerisini kapsayarak ve işinin temposunu dikte ederek onları baskı altına alır. Makineler tek başlarına endüstriyi meydana getirmezler; onlarına nasıl örgütlendikleri ve nasıl bir güçle çalıştırıldıkları da eşit derecede önemlidir. Malm, “iplik eğirme makinesi gerçekten tamamlanmadı ta ki bu makineden çok sayıda bir araya gelip, çalışmalarını sağlayan hareketi suyun gücünden elde edene kadar” diye yazan Marx’tan alıntı yapmaya devam eder.35 Bir makine sistemi su gücüne bağlanır bağlanmaz “vücudu tüm fabrikaları dolduran ve ilk başta devasa bacaklarının yavaş ve ölçülü hareketleri altında örtülmüş, daha sonra uzun vadede ise sayısız çalışma organının hızlı ve öfkeli bir şekilde fırıl fırıl dönmesine evrilen şeytani gücüyle mekanik bir canavar ortaya çıkar”. Birçok marksist akademisyen Marx’ın renkli dilini inceler, ancak nadiren metaforik seviyenin ötesine, analitik olana geçer. Malm, bu “buhar şeytanı ifadesinin […] proleter deyiminin uyarlanmasından başka bir şey olarak yorumlanmayacağını” iddia eder.36 Ancak Fish, fabrikayı insancıl bir doğal sistem olarak ortaya koymak üzere Marx’ın metaforlarını doğrudan kendi çerçevesine entegre eder. Schmidt, Fish’in ayrımları bulanıklaştırmasından şaşkınlık duymazdı. Grundrisse‘nin ilk okurlarından biri olarak, Marx’ın, makinelerin gelişeceğini, “bütünüyle otomasyona” ulaşacağını, işçileri birer “gözetmen ve düzenleyici” haline getireceği öngörüsünün farkındaydı.37 Fish’in iddiasına göre, yaşayan fabrikalar, kapitalizmin doğayı taklit etmediğini, doğanın kendisi olduğunu açığa kavuşturmaya hizmet ediyor. Bu insancıllaştırılmış doğadan toplumsal amaçlara ulaşmada yararlanıldı ve bu nedenle kapitalizm “doğanın sabit sermaye biçiminde insancıllaştırılması” olarak görülmelidir.38

Her ne kadar Fish, Benton’ın analizinden birçok şey almış olsa da, Benton’ın “oldukça fantastik türsel narsisizm” olarak sert bir şekilde eleştirdiği bir süreç olarak doğanın insancıllaştırılması nefretini paylaşmaz.39 Bunun sebebi, bu sürecin, Fish’in lisans sonrası çalışmalarında entelektüel amacının maddi formu olan insan-doğa ikiliğini yok etmesidir. Doğanın insancıllaştırılmasını savunmasında Fish, kapitalizmin çevreyi “yok ettiğini” veya toplum ile doğa arasında bir “yarılma” yarattığını söylemenin yanlış olduğunu aksine kapitalizmin doğal bir sistem olduğunu savunur.40 Dahası Fish, Silikon Vadisi tekno-iyimserliği, Tüm Dünya Kataloğu41 sözde kirliliği ve “Üçüncü Yol” neoliberalizmininin garip bir karışımı olan “parlak yeşiller” olarak bilinen tartışmalı bir çevreci grubun ideolojisini benimsemeye kadar gider. Parlak yeşiller, insanlığın sahneye çıkışını doğal bir güç olarak kabul eder ve “iyi bir Antroposen” için çağrı yapar, çünkü “tanrılar olarak biz de bunu yapmada daha iyi olabiliriz.”42 Bir eko-marksistin kendisini gen bankalarına, eko-finansa ve jeo-mühendisliğe inancını açıklamış bir grupla aynı çizgiye koyması en azından şaşırtıcıdır. Bu nahoş politik ittifak, solu, doğanın insancıllaştırılmasına kuşkuyla yaklaştırmalıdır.

Bununla birlikte yine de Fish, doğanın insancıllaştırılması kavramının marksistlere antroposen hakkında filizlenen tartışmalara girmede bir kapı açtığını fark ederken haklıdır. Marx bazen zamanından önce gelmiş bir antroposen filozofu gibi görünmektedir. Alman İdeolojisi’nde, o ve Engels, Ludwig Feuerbach’a, doğayı tarihsel bir eser olarak görmek yerine, saf bir doğaya inandığı için saldırırlar: “İnsanlık tarihinden önce gelen doğa anlamında Doğa’nın, Feuerbach’ın içinde yaşadığı doğayla hiçbir ilgisi yoktur, bu Doğa günümüzde artık hiçbir yerde (belki de yakın tarihte ortaya çıkmış birkaç Avustralya mercan adası hariç) bulunmaz ve bu nedenle, Feuerbach için mevcut olmayan bir doğadır.”43 Ayrıca, Marx, doğanın insancıllaştırılması sürecini, nihayetinde gerçekleşebilecek bir süreç olarak öngörmüştür. Ona göre, insanlar sadece emek harcayan tek hayvan türü olmakla kalmayıp aynı zamanda “insanın evrenselliğini” kanıtlayan bir eylem olarak çok özgün bir şekilde “en azından potansiyel olarak doğanın tamamına el koyabilirlerdi.”44

Malm doğanın insancıllaştırılmasını doğrudan tartışmamakla birlikte, antroposen kavramının tam bir eleştirisini sunar. Savurgan ve zenginlerin tek başına yarattıkları keşmekeş nedeniyle yoksul ve güçsüzlerin bu şekilde suçlanması girişiminden iğrendiğini belirtir Malm. Fosil Sermaye kitabı, sanayileşmenin en başından beri, bir avuç kapitalistin nüfusunun çoğunluğu üzerinde zorla uyguladığı bir süreç olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Gerçekten de, işçi sınıfı on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında, fabrika sisteminin genişlemesi ve derinleşmesi süresince sık sık isyan etmiştir. İşçiler – çocuklar, erkekler ve kadınlar – üretimin makinalaşmasını ve yaşamlarının kötüleşmesini sendikalaşarak, makinaları parçalayarak, grev yaparak, gösteriler düzenleyerek ve isyan ederek protesto ettiler. Kimsenin erken dönem fabrikalarda çalışmak istememesi neoklasik iktisat tarihçileri tarafından çoğu zaman göz ardı edilen bir noktadır. Kapitalistler, yoksulları, tutukluları ve kimsesiz kalmışları güç kullanarak zorla çalıştırma yoluna başvurdular. Terk edilen çocuklar, gece geç saatlerde ücretsiz olarak çalmaya zorlandı. İş adamlarının çarpıtma şevklerinin erken bir örneği, bu köleleştirilmiş yetimlerin “çırak” olarak yeniden adlandırılmasıydı. Endüstriyel işgücü mülksüzleştirme yoluyla varlık yokluk durumuna zorlandıktan sonra, alt sınıfların yaşam beklentisi, Büyük Veba Salgını ve nüfusun ortalama boyunun kısaldığı dönemden bu yana görülmeyen seviyelere düştü. Antroposenden hiçbir şekilde “insanlık”, yani kolektif “biz” sorumlu değiliz. Malm, “Kapitalosen” ifadesini, belki daha az akıcı olsa da daha doğru bir terim olarak önermektedir.

Malm’ın asıl ilgisi, sınıf mücadelesinin nasıl enerji geçişlerinin hızını şekillendirmekle kalmayıp aynı zamanda bu hızı belirlediğini ortaya koymak üzerinedir. Bu tür bir sorunsallaştırma, Fosil Sermaye’nin silik ve mütevazı bir inceleme olmamasıyla birlikte hem güncel tartışmalara hem de sanayi devriminin tarihine uygulanabilir keskin bir teorizasyona götürmektedir. Malm on dokuzuncu yüzyılın başlarındaki İngiliz politik ekonomisi içindeki hemen hemen her akademik tartışmaya korkusuzca müdahil olur. Sanayi devrimi neden gerçekleşti? Neden İngiltere’de? Neden on sekizinci yüzyılda? Neden nihayetinde kömürle işlemek durumunda kaldı? Malm, marksist çerçeveyi ustaca uygulayarak ikna edici cevaplar verir ve bunu yaparken baskın neo-klasik literatüre saldırır. Çoğu bilim insanı, endüstriyel üretimdeki ana kısıtlamanın, odun kömürü yapmak için gerekli ormanların yetmezliği olduğunu varsaymıştı. Erken-modern dönemde, olası bir “odun acil durumu” (Holznot) ile ilgili bir sürü kitap vardı.45 Bu anlatıda kömür, ekolojik bir darboğazdan kurtarmış ve sürekli ekonomik büyümenin önünü açmıştır. Malm bunun hiçbir anlam ifade etmediğinde ısrar ediyor ve eski fabrikalarda kömür kullanılmadığını, ezici çoğunlukla bunların su gücüyle çalıştıklarını belirtiyor. Kuzey İngiltere ve İskoçya’da su çarkları için mükemmel, düzenli akışlı birçok küçük nehir vardı. Marx’ın Kapital’de belirttiği gibi, “tüm makinelerin temel biçimini su çarkı şeklinde miras bırakan” Roma İmparatorluğu idi. Su gücü kömürden çok daha ucuz, hatta girişimci bir mülk sahibi kıyı şeridinde bir araziye sahipse ücretsizdi bile. Yirmi birinci yüzyılda bir okuyucuya on dokuzuncu yüzyıl su çarklarının beygir gücü anlamında üstünlüğünü koruması ve buhar motorlarından on yıllarca daha düşük maliyetli olması şaşırtıcı görünebilir; Malm bunun 1870’lere kadar böyle olduğunu tahmin ediyor. 1840’lı yılların sonlarına kadar gidildiğinde devasa “Heracles” su çarkları, en büyük çağdaş buhar motorlarının iki katı beygir gücü üretiyordu. 1860’lı yıllarda Marx, Londra’da oturup su ile güç elde eden bir üreticiye ticari rakipleri karşısında rekabet üstünlüğü sağlayan bir nehri örnek olarak kullanarak rantla ilgili oldukça makul bir yazı yazabilmekteydi.

Öyleyse, neden kömür zafer kazandı? Ve neden tam da hidroelektriğin Britanya’da nadiren kullanıma aday bir kaynak olarak kaldığı 1830’larda zafer kazandı? Öne çıkan neoklasik bir iktisatçı olan Robert Allen, cılız bir şekilde “pamuk endüstrisinde buhar gücünün yavaş bir şekilde kullanılma girmesine açıklama getirmenin buhar gücü teknolojisiyle ilgilenen tarihçiler için önemli bir sorun olduğunu” kabul etmek zorunda kalır.46 Ne Allen ne de neoklasikçi akranları bunun nasıl veya neden meydana geldiğini açıklayamaz. Ancak Malm, marksist coğrafyanın kavramlarından yararlanır: “soyut” zaman ve mekan. Eğer “somut” zaman ve mekan doğanın düzensiz ritimleri ve özgün coğrafyasıysa, soyut zaman ve mekan bu spesifikliği siler. Bir nehrin akışına ve kırsal konuma bağlı bir kapitalist yerine, kömür, üretimin herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda yapılmasına imkan verdi. Yer ve zamanı soyut hale getirebilme yetisi hidroelektrik enerjisinin ucuzluğunu gölgede bıraktı, böylece işçilerin saldırıları karşısında kapitalistlere karşı saldırıda bulunmak için destek sunulmuş oldu. Kapitalistler, kapitalizmin boş homojen zaman kavramını empoze ederek direnişe neden oldular, ancak para asla uyumazsa da insanların uyuması gerekir. Ne zaman nehirlerin akışı azalıyor ve fabrikalar kapanıyorsa, patronlar işçilerin dönmelerini umdular, ne zaman yeterli su olsa gecenin geç saatlerine kadar acımasızca çalışılmalarını talep ettiler. İşte bu nedenle iş günü için mücadele genç işçi hareketinin ilk ve en önemli talebi haline geldi. Marx, iş günü ile ilgili ilk kısıtlamalar olan 1833 Fabrika Yasasını, sadece büyük pratik bir başarı olarak değil; bir ilkenin zaferi olarak; ilk kez apaçık bir şekilde orta sınıfın politik ekonomisinin işçi sınıfının politik ekonomisine yenik düştüğü bir zafer olarak müjdeliyordu.

Kömüre geçiş, erken kapitalizm için birçok sorunu çözdü. Fabrikalar, rezerv sanayi ordusunun ve işçilerin devlet tarafından isyan etmeye daha az meyilli hale getirildiği şehirlere taşınabildi. Fabrikalarını izole nehir vadilerinde kurmuş olan mülk sahipleri, işçilerin isyan etmesi durumunda düzeni yeniden tesis etmek üzere devleti hazır bir şekilde yardıma çağıramazlardı. Nitekim, kentli işçilerin emek disiplinine bağlı kalarak asimile olmuş olmaları, çağdaş kapitalistler tarafından bir çekim noktası olarak geniş çapta kabul edildi. Malm, kapitalistlerin yeni kömür destekli rejimin vaat ettiği işgücü üzerindeki kontrol ile daha ucuz ve daha güçlü bir enerji kaynağı olan su enerjisinden istifade etmekten daha fazla ilgilendiklerini vurguladı. İşçiler, çalışma günündeki yasal sınırlamalar gibi gerçek zaferler kazanmaya başladığında, kömür değerini kanıtladı. Nehirler düşük debiyle aktıklarında çalışanları gecenin ortasında tekrar tezgahlara çağırarak zararı telafi etmenin mümkün olmadığı hidro-güçle çalışan fabrikaların aksine, buhar motorları herhangi bir zamanda çalışacak şekilde ayarlanabilir ve daha kısa çalışma saatlerine rağmen verimliliği artırmak için her zaman daha fazla motor eklenebilirdi.47

Böylelikle Malm, kitabın tam kalbinde sorunu yanıtlar, ancak daha sonra bu zor ulaşılmış ampirik ve teorik kavrayışı hızlıca, kapitalizmin neden yenilenebilir enerjiye geçişinin olası olmadığını araştırdığı başka bir bölümde olduğu gibi, bir dizi tarihsel ve güncel soruna uygular. Bunun nedeni güneş ve rüzgar gücünün zaman ve mekan soyutlama kabiliyetini azaltacak olmasıdır; üretim, enerjinin ne zaman ve nerede bulunduğuna bağlı olacaktır. Soyut zaman ve mekan olmadan, sermaye kavgacı işçilere üstünlük sağlayamaz ve yalnızca, güneş ışırken ve rüzgâr estiğinde, somut zamana göre mal üretebilir. Ayrıca, yenilenebilir kaynaklardan kazanılacak para çok azdır. Petrol devleri 2000’den beri yeşil enerjiye önemli miktarda yatırım yapsa da şu an alanı büyük ölçüde terk ettiler. Malm’in gözlemlediği üzere “2011’deki en yüksek seviyesinden 2013 yılına kadar yenilenebilir enerjiye küresel yatırımlar yüzde 23 oranında düşerken Avrupa’da bu rakam çarpıcı bir şekilde yüzde 44’tü.”48 Bunun nedeni, yenilenebilir enerjilerin sürekli daha ucuz hale gelmesi ve kâr marjlarının daha da zayıflamasıdır. Buna karşın, fosil yakıtların fiyatı şimdi düşük olsa da, en azından onların fiyatları bir patlama ve sönme döngüsü izlemeye meyillidir, yani en azından bazen müthiş kârlar elde etmek mümkündür. Son olarak, fosil yakıtlar karar almayı bireysel kapitalistlerin seviyesine kadar yerelleştirmeye imkan sunarken, yenilenebilir enerji kaynakları (ve bu, 18. yüzyılda Britanya’daki nehir saptırma programları için de geçerliydi) kapitalistler arasında kapsamlı bir işbirliğini ve hatta korkulan devlet müdahalesi ve planlamayı gerektirir. Kapitalizm, doğuştan, yenilenebilir enerjiye elverişli değildir ve gerçek aşkı, fosil yakıtlarını asla terk etmeyecektir. Kapitalizmin süregiden doğanın insancıllaştırılmasının devam edeceğini iddia eden çıkabilir, ancak bunun sadece daha kirli fosil yakıtlarla yürütüleceğini eklemek durumundadır. Bu, Fish’in parlak yeşil arkadaşlarının oldukça saf olduğunu ortaya koymaktadır.

Dört yazar da, anlaşmazlıklarına rağmen, eko-marksizmin Sol Yarımkürenin merkezinde yeniden tesis edilişini (umarım ki) başlatarak onun alanını geliştirmişlerdir. Fish, okuyuculardan organik fabrika metaforlarını tam anlamıyla kullanmalarını ister. Malm, Marx’ın kendi araştırmasındaki buhar, su ve kapitalizm arasındaki ilişkiye dair attığı adımların izini sürer. Burkett ve Schmidt, Marx’ın doğanın karmaşık diyalektiğini nasıl keskinleştirdiğini gösteriyor. Ancak, tüm bu katkılar memnuniyetle karşılanırken, eko-marksist uyanışın daha önce gerçekleşmemesi şaşırtıcıdır. Bu kitapları okurken, Marx’ın genellikle ilk ve en iyi söyleyen olduğu açıktır. Doğa ve enerji üzerine sık sık ve zekice bir algıyla yazdı ve gerçekten de bu dört yazarın sarsıcı görüşleri, olgunlaşmış birer meyve gibi Marx’ın yazılarından düşmüş gibi görünüyor. Argümanlarının birçoğu, bir buçuk asır öncesindeki onun karalamalarında neredeyse kelimesi kelimesinde bulunabilir. Marx’ın makaleleri arasında, karmakarışık, elle çizilmiş bir buhar motoru bile bulunabilir. Bu, bu dört yazarın, ciddi bir entelektüel emek ortaya koymadıklarını söylemek anlamına gelmez; aksine bu, onlar için, yalın olmaktan çok uzak bir şekilde marksist geleneğin ekolojik düşünce bakımından zengin olduğunu ve umut edelim ki daha fazla çalışmanın ihtiyaç duyulduğu kadar acil olarak ortaya çıkacağını göstermektedir.

Yine de, eko-marksistler, analizlerini asla çevreci olmayan ve gerçekten de doğanın içkin değeri düşüncesine düşman olan bir adamın eserlerine dayandırmak zorunda kalacaklar. Eko-marksistler aksini iddia ettikleri takdirde genç küçük alt disiplinlerine kötülük yaparlar. Alandaki en eski yazılardan bazılarının bu soruna daha sonraki teorisyenlerinkinden daha iyi uyuştuğu görülüyor. Benton, Marx’ın özgürlüğü “kendimizi doğaya olan bağımlılığımızdan kurtarmak” olarak ifade edişini “saçma” bulur.49 Benton, daha sonra, hayvan hakları üzerine yazan çok az marksistten biri oldu, çünkü hayvanların sol tarafından “doğrudan ahlaki kaygının uygun özneleri” olarak görülmesi gerektiğinin tartışmasız ortada olduğuna inanıyordu.50 Daha bile öncesinde, Schmidt, ilk öncellerinin tercih ettiği renk tonuyla uyuşmasa da entelektüel olarak olgun bir kararla yeşil marksizme geçiş yaptı. Aslında, Frankfurt Okulu’ndan bir öğrenciden bekleneceği gibi, Schmidt doğanın insancıllaştırılması sürecini, çevreye karşı bu kadar tehlikeli bir tutuma ilişkin eleştirel teoriden kurtulmak için ele aldı. Schmidt, “doğanın kendi için bir varlık” oluşunun, marksistleri “doğanın acımasız sömürüsünü reddetmeye” götürmesi gerektiği öğüdünü vermişti.51 Schmidt alternatif bir yeşil miras arayışı içindeki Bertolt Brecht’in tek başına Promethean olmayan bir marksist olduğunu savundu. Brecht’in Herr Keuner Hikayeleri’nde hikayenin kahramanı ağaçları sevdiğini söyler çünkü “biz şehir sakinleri işe yarar eşyalar dışında asla bir şey görmemekten ötürü serseme döneriz […] yani marangoz olduğumdan benim için her türlü, ağaçlarda yatıştırıcı bir şekilde bağımsız bir şeyler bulunur, kendimin dışında, ve işin aslı umarım ki marangozlar için de işe yarar hale getirilemeyecek bir şeyleri vardır.”52

iMartin Luther King’in meşhur “The arc of the moral universe is long, but it bends towards justice” sözüne atıf yapılıyor. (“Evrenin yolu uzundur ama adalete doğru meyillidir.”)

ii1962’de Rachel Carson tarafından yazılan Sessiz Bahar (Silent Spring), bir çevre bilimi kitabıdır. Kitap gelişigüzel zirai ilaç kullanımının özellikle kuşlar üzerindeki zararlı etkilerini ortaya koyuyordu. Carson, kimyasal endüstriyi bilgi kirliliği yaratmakla, kamu görevlilerini de endüstrinin savlarını sorgulamadan kabul etmekle suçluyordu. Kitap bu konuda bir çevre hareketi tetiklemeyi başarmıştı.

iiiKitaptaki genetiği değiştitilmiş hayvanlar: rakunks, wolvogs, oryx, pigoons.

1Battistoni 2014.

2International Energy Agency 2015, s. 13.

3Kolbert 2014.

4Polanyi 1944, s. 72.

5Polanyi 1944, s. 76.

6Adorno ve Horkheimer 2002, s. 1.

7Schmidt 2013, s. 9.

8Alıntı: Schmidt 2013, s. 16.

9Alıntı: Schmidt 2013, s. 16.

10Schmidt 2013, s. 9.

11Schmidt 2013, s. 9 ve 129.

12Alıntı: Schmidt 2013, s. 33.

13Schmidt 2013, s. 70.

14Smith ve O’Keefe 1980, s. 33.

15O’Connor 1988. Ayrıca bkz. Foster 2014.

16Schmidt 1993.

17Foster 2014.

18Alıntı: Schmidt 2013, s. 76.

19Alıntı: Schmidt 2013, s. 76.

20Burkett ve Foster’ın yakın zamandaki ortak yazılmış kitapları Marx ve Dünya, ilk bölümünü bu sorunlu kavrama ayırsa da Schmidt’in kaygılarının hepsine tümüyle değinmiyor. Garip bir şekilde, doğanın insancıllaştırılması sürecini, gerçekten Foster’ın Marx’ın düşünüşünün ekolojik sınırlarının bir ifadesinden çok entelektüel bir yanıltmacası olan “metabolik yarık” sorunu olarak yeniden ele alma denemesine giriyor. Foster and Burkett 2016, s. 61–83.

21Burkett 1997, s. 164.

22Schmidt 2013, epigrafi.

23Schmidt 2013, s. 132.

24Age.

25Schmidt 2013, s. 13.

26Malm 2016, s. 6.

27Alıntı: Fish 2013, s. 80.

28Benton 1989, s. 70.

29Burkett 1998a, Burkett 1998b, Burkett 2001.

30Burkett 2001, s. 333.

31Benton 1989, s. 66–70.

32Fish 2013, s. 141.

33Alıntı: Fish 2013, s. 159.

34Malm 2016, s. 275.

35Age.

36Age.

37Alıntı: Schmidt 2013, s. 147.

38Fish 2013, s. 189.

39Benton 1993, s. 32.

40“Metabolik yarık” kavramı 2000’de Foster tarafından popüler hale getirilmiştir.

411968-1972 yılları arasında yılda birkaç kez Stewart Brand tarafından yayınlanan ve daha sonra 1998 yılına kadar zaman zaman, daha sonra 1998’e kadar yayınlanan bir Amerikan karşı kültür dergisi ve ürün kataloğuydu. (Vikipedia)

42Kingsworth 2012. Alıntı Hamilton 2015, s. 203–5.

43Alıntı Schmidt 2013, s. 33.

44Alıntı Schmidt 2013, s. 80.

45Bkz. örneğin, Pomeranz 2000, Radkau 2012 ve Wrigley 2010.

46Malm 2016, s. 57.

47Malm’in savlarının çoğu Historical Materialism için yazılan bir makalede sunulmuştur. Malm 2013.

48Malm 2016, s. 371.

49Benton 1992, s. 74.

50Benton 1992, s. 72.

51Schmidt 2013, s. 154–5.

52Alıntı Schmidt 2013, s. 155.

Referanslar

  • Adorno, Theodor and Max Horkheimer 2002 [1944], Dialectic of Enlightenment: Philosophical Fragments, edited by Gunzelin Schmid Noerr, translated by Edmund Jephcott, Stanford: Stanford University Press.
  • Battistoni, Alyssa 2014, ‘Toward Cyborg Socialism’, Jacobin, 1 September, available at: <https://jacobinmag.com/2014/01/toward-cyborg-socialism&gt;.
  • Benton, Ted 1989, ‘Marxism and Natural Limits: An Ecological Critique and Reconstruction’, New Left Review, I, 178: 51–88.
  • Benton, Ted 1992, ‘Ecology, Socialism and the Mastery of Nature: A Reply to Reiner Grundmann’, New Left Review, I, 194: 55–74.
  • Benton, Ted 1993, Natural Relations: Ecology, Animal Rights and Social Justice, London: Verso.
  • Burkett, Paul 1997, ‘Nature in Marx Reconsidered: A Silver Anniversary Assessment of Alfred Schmidt’s Concept of Nature in Marx’, Organization & Environment, 10, 2: 164–83.
  • Burkett, Paul 1998a, ‘A Critique of Neo-Malthusian Marxism: Society, Nature, and Population’, Historical Materialism, 2, 1: 118–42.
  • Burkett, Paul 1998b, ‘Labour, Eco-Regulation, and Value: A Response to Benton’s Ecological Critique of Marx’, Historical Materialism, 3, 1: 119–44.
  • Burkett, Paul 2001, ‘Marxism and Natural Limits: A Rejoinder’, Historical Materialism, 8, 1: 333–54.
  • Burkett, Paul 2015 [1999], Marx and Nature: A Red and Green Perspective, Chicago: Haymarket Books.
  • Fish, Kenneth 2013, Living Factories: Biotechnology and the Unique Nature of Capitalism, Montreal: McGill-Queen’s University Press.
  • Foster, John Bellamy 2000, Marx’s Ecology: Materialism and Nature, New York: Monthly Review Press.
  • Foster, John Bellamy 2014, ‘Paul Burkett’s Marx and Nature Fifteen Years After’, Monthly Review, 66, 7: 56.
  • Foster, John Bellamy and Paul Burkett 2016, Marx and the Earth: An Anti-Critique, Historical Materialism Book Series, Leiden: Brill.
  • Hamilton, Clive 2015, ‘The Theodicy of the “Good Anthropocene”’, Environmental Humanities, 7, 1: 233–8.
  • International Energy Agency 2015, Energy and Climate Change, Paris: IEA.
  • Kingsworth, Paul 2012, ‘The New Environmentalism: Where Men Must Act “As Gods” to Save the Planet’, The Guardian, 1 August, available at: <https://www.theguardian.com/commentisfree/2012/aug/01/neogreens-science…;.
  • Kolbert, Elizabeth 2014, The Sixth Extinction: An Unnatural History, New York: Henry Holt & Company.
  • Malm, Andreas 2013, ‘The Origins of Fossil Capital: From Water to Steam in the British Cotton Industry’, Historical Materialism, 21, 1: 15–68.
  • Malm, Andreas 2016, Fossil Capital: The Rise of Steam-Power and the Roots of Global Warming, London: Verso.
  • O’Connor, James 1988, ‘Capitalism, Nature, Socialism: A Theoretical Introduction’, Capitalism, Nature, Socialism, 1, 1: 11–38.
  • Polanyi, Karl 1944, The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Times, New York: Farrar & Rinehart.
  • Pomeranz, Kenneth 2000, The Great Divergence: China, Europe, and the Making of the Modern World Economy, Princeton: Princeton University Press.
  • Radkau, Joachim 2012 [2007], Wood: A History, translated by Patrick Camiller, Cambridge: Polity Press.
  • Schmidt, Alfred 1993 [1962], Der Begriff der Natur in der Lehre von Marx, Hamburg: Europäische Verlagsanstalt.
  • Schmidt, Alfred 2014 [1971], The Concept of Nature in Marx, translated by Ben Fowkes, London: Verso.
  • Smith, Neil and Phil O’Keefe 1980, ‘Geography, Marx and the Concept of Nature’, Antipode, 12, 2: 30–9.
  • Wrigley, Edward Anthony 2010, Energy and the English Industrial Revolution, Cambridge: Cambridge University Press.

İnternet Sitesi: https://harvard.academia.edu/TroyVettese

Twitter: @TroyVettese

Kaynak: http://www.historicalmaterialism.org/book-review/humanisation-nature-and-naturalisation-marxism