Ekolojik Kriz, Küresel Sermaye ve Doğanın Yeniden İcadı: Küresel Güney’den Bir Perspektif

Bu makale, Polen Ekoloji Kolektifi ve Abstrakt Dergi'nin ortaklaşa hazırladığı "Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım: Mücadele Yolları ve Alternatifler" başlıklı dosyada yer almaktadır. Archana Prasad, ormansızlaşma ve orman bozulumundan kaynaklanan salımlar özelinde Birleşmiş Milletler sponsorluğundaki uluslararası anlaşmalar yoluyla doğanın nasıl metalaştırıldığını, Kuzey-Güney ilişkilerinin sömürgeci niteliğinin nasıl derinleştirildiğini Ekolojik Kriz, Küresel Sermaye ve Doğanın Yeniden İcadı: Küresel Güney’den Bir Perspektif makalesinde ortaya koyuyor.

0
387
eko sosyalist

Click here for the English version.

Çeviren:  Bircan Tamer, İpek Er

Bu çalışmanın başlıca amacı, kapitalizmin, sermaye olarak doğayı yeniden keşfetmesi yoluyla kendi krizini nasıl çözdüğünü göstermektir.  Böyle bir süreç doğayı doğrudan emeğin karşısına koyan James O’connor’ın kapitalizmin ikinci çelişkisi üzerine önermesinde tartışıldığı gibi ‘doğal sermaye’ üzerine bir söyleme yol açmıştır (O’Connor 1991).  Ancak, bu görüş, kavrayışında sınırlıdır çünkü birikim sürecine merkezi olan insanların yaşam alanlarına el konulmasını açıklamakta başarısız olur.  Kapitalist gelişmenin farklı aşamalarında, böyle bir yabancılaşma farklı biçimler alır.  Başka bir deyişle, bir kriz sürecinden sonra kendi istikrarını sağlamak için kapitalizmin yeniden keşfi, kendi yabancılaşma ve el koyma biçimlerini yaratır. (Foster ve Clark 2018).  Bu çalışma REDD-Plus (Ormansızlaşma ve Orman Bozulumundan Kaynaklı Salımların Azaltılması) gibi çok katmanlı anlaşmalar yoluyla orman kaynaklarına el konulmasının değişen biçimlerine odaklanmaktadır.  Bu tür anlaşmaların, karbon stoğu yoluyla doğal mallar piyasasının kartelleşmesi ve toprağa el koymanın en son yöntemini temsil ettiği tartışılmaktadır.

Orman kanunları, sömürgecilik zamanlarından beri en baskıcı kanunlardan olagelmiştir ve tüm özel olmayan kaynakların kapitalist devlet tarafından kontrolünün zeminini oluşturmuştur.  Küresel Kuzey örneğinde, E.P. Thompson’ın İngiliz orman kanunları üzerine çalışması, orman sorununun aslında ‘talancı elitlerin sayısının kısıtlı olması ve devlet ile hukukun sömürüyü kolaylaştırması koşuluyla, kapitalist birikim aşamasında zenginliğin, yoksulların topraklarından elde edilebildiği’, kullanıcılar ile sömürücüler arasındaki bir çatışma olduğunu göstermektedir (Thompson 1978:24).  Yirminci yüzyılın çoğunda, ormanlık alanlar bir önemli istisna dışında benzer şekilde tanımlanabilir.  Küresel Güneydeki topraklara el konulması, emperyalizmin rolü göz önünde bulundurmaksızın anlaşılamaz.  Bu nokta, bazı Marksist ekolojist ve tarihçilerin eserlerinde bile eksiktir.

Örneğin, dünya ekolojisi perspektifine sahip tarihçiler, insan toplumunun doğaya gömülü olma halini tartışmak için kapitalist ilişkilerden doğan çelişkileri açıklayan, dualist doğa ve toplum ilişkisi anlayışına görünürde karşı çıkarken Karl Polanyi’nin yaklaşımını kullanmaktadır.  Bu yüzden Jason Moore, Avrupa emperyalizminin yapılarının doğanın dönüşümde elzem olduğu görüşüne karşı çıkar.  Bunun yerine, hayat ağına gömülü olarak kapitalizmi yeniden düşünmenin yollarını tartışır; bir başka deyişle, kapitalizm, doğayı düzenlemenin, aynı zamanda doğayı ve insanları daha büyük bir varoluşsal sürecin parçası olarak soyutlamanın bir yolu olarak görülmelidir.  Bu görüş, doğa ve sermayenin ilişkisel ve birbiriyle içiçe geçmiş olduğu ve bu yüzden kapitalizmin doğa ile egemen bir ‘dışsal ilişki’ye sahip olamayacağı bir anlayışa dayanmaktadır. Moore şöyle der:

İnsan örgütlenişi, keyfi sınırları insan toplumsallığınının kurucu jeo-biyolojik ilişkilerini belirsizleştiren mitik toplum alanına indirgenemez. Bunun ışığında, insan örgütleri, sürekli değişen çeşitlilik mozaiğiyle birlikte düşünüldüğünde, hayat ağının hem üreticisi hem ürünleridir. Bu bakış açısından kapitalizm, insandan fazlası haline gelir. Güç, sermaye ve doğanın dünya ekolojisi haline gelir.(Moore 2018:239)

Böyle bir perspektif birikim süreçlerini ve tüm tarihi, ekolojik değişimin tarihi olarak gösterme eğilimindedir (Moore 2003).  Kapitalizmin, doğayı ve doğanın ücretsiz emeğine sermayenin el koyduğu insan toplumunu yeniden düzenleyerek sağladığı uyumu vurgulanır.  Bu perspektif, emeği, değerin kaynağından ziyade “doğanın ücretsiz emeği”nin bir parçasına indirger ve onun merkezi önemini yok eder.  Burada doğa, emekten daha çok değere sahiptir ve bu yüzden emeğin rolü belirsizleştirilmiştir (Foster ve Burkett 2018).

Dahası, Moore, örneğin David Harvey’nin açıkladığı “eşitsiz coğrafi gelişim” sorununu göz önüne almaz.  Harvey’e göre eşitsiz gelişim sorunu sermayenin dolaşımı bağlamında ele alınmalı, sermayenin kendisini mevcut toplumsal ilişkilere nasıl gömdüğünü vurgulamalıdır.  Bu uyum süreci, hem mülksüzleşme hem de eşitsiz coğrafi gelişim ile sonuçlanır (Harvey 2006).  Buna göre “mülksüzleştirme yoluyla birikim” olduğu savı, kapitalizmin hayatta kalmasının temelidir (Harvey 2011).  Ancak burada bile bu çözümleme, doğal kaynakların kullanımının kontrolü sayesinde  kendi burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda hareket eden bir özne olarak devletin rolünü tuhaf bir biçimde ihmal eder.  Böyle bir rejimin karakteri ulusal ve küresel kapitalist gelişme aşaması tarafından belirlenir.  İklim değişikliği üzerine tartışmalar da bu büyük resmin içinde incelenmelidir.

Çok katmanlı REDD-Plus rejiminin incelenmesi  karbon piyasalarını ve REDD rejimlerini kapitalizmin içindeki kriz ile ilişkilendirmemizi ve bunun doğaya bağımlı insanların işlerinin değersizleştirilmesi bakımından sonuçlarını açığa çıkarmamızı sağlayacaktır.  Aşağıdaki ilk bölüm, sömürgeleştirme sürecinden itibaren küresel Kuzeyde doğanın kontrolünü tarihsel bağlama yerleştirmektedir.  İkinci bölüm REDD ve REDD-Plus’ın ortaya çıkışının modern tarihini vermekte ve yeşil kapitalizm kavramının dünya kapitalizmi içindeki birikim krizini çözmek için 1990’lardan sonra ortaya çıktığını göstermektedir.  Üçüncü bölüm, REDD-Plus mimarisinin detaylı bir tartışmasını yürütmekte ve finansallaşma yoluyla doğanın nasıl ‘doğal sermaye’ olarak metalaştırıldığını göstermektedir.  Karbon piyasalarının ortaya çıkışını ve işleyişini özellikle yeni uluslararası iş bölümünün belirginleşmesiyle ilişkisi açısından tartışmaktadır. Dördüncü bölüm, sonuç niteliğinde bir görüşler sunmaktadır.

Doğa Üzerinde Egemenlik

İnsanın doğa üzerindeki egemenliği, istenmeyen sonuçları tarih boyunca görülen, uzun bir süreçtir.  Engels’in yazdığı gibi:

El ile, emek ile doğa üzerinde egemenlik, her yeni ilerlemede insanın ufkunu genişletti.  İnsan, doğal nesnelerin sürekli yeni, o zamana dek bilinmeyen özelliklerini keşfediyordu….Yine de doğa üzerinde insan zaferleri konusunda kendimizi çok övmeyelim.  çünkü bu türden her zafer için doğa bizden öç alır.  her birinin, başlangıçta güvendiğimiz sonuçları olduğu doğrudur fakat ikinci, üçüncü sırada birinciyi geçersiz kılan oldukça farklı, öngörülemeyen etkileri vardır.  (Engels /1876/ 1950: 10,18)

Engels, kısa vadeli kullanımın yoğunlaşmasının ana kaynağının kapitalizmin kendisi olduğunu, bu yüzden burjuva sosyal biliminin kısa vadeli kazançlar için doğayı kullanmakla uğraştığını ifade eder.  Bu anlayış, gerek günümüzün bilim insanları ve politika yapıcıları için, gerek de dünyanın sıcaklığında kendini gösteren ekolojik krizin kökleri ve sömürgecilik döneminden itibaren iklim değişikliği etrafında şekillenen söylem için geçerlidir. (Grove 1998).

Her şeyden önce, imparatorluğun ilk günlerinden itibaren ormansızlaşmanın düzensiz modeline ilişkin bir açıklamaya gereksinim vardır.  Tablo 1’de gösterildiği üzere, dünya son 1,5 yüzyılda 828 milyon hektar orman kaybetse de, kalan ormanların yaklaşık yarısı bahsedilen dönemdeki ormansızlaşmaya rağmen Latin Amerika, Asya ve Afrika’daydı.  Eski SSCB ve Çin de dahil edildiğinde ormanların dörtte üçünden fazlası Küresel Kuzey’in dışında kalmaktadır.

Tablo 1: Orman alanında bölgelere göre uzun döneme yayılan değişimler, 1850-2015

Bölge 1850 2015 Değişim (mutlak miktar, milyon hektar) Değişim (yüzde)
Orman (milyon hektar) Orman (milyon hektar)
Tropik Afrika 792 614 -178 -22
Latin Amerika 1248 932 -316 -25
Güney ve Güneydoğu Asya 533 326 -207 -39
Tropikler 2573 1872 -701 -27
Kuzey Amerika 768 657 -111 -14
Avrupa 130 174 44 34
Eski SSCB 879 857 -22 -3
Çin 159 208 49 31
Kuzey Afrika ve Orta Doğu 40 37 -3 -8
Doğu Asya 64 49 -15 -23
Okyanusya 210 140 -70 -33
Ilıman sub-toplam 2249 2123 -126 -6
Küresel 4823 3995 -828 -17

Kaynak: Veriler Houghton ve ark. (2017): 464 çalışmasından uyarlandı.

Bu, kolonileşmenin farklı aşamalarında Küresel Güney’in orman zengini bölgelere sahip olduğunu ve Kuzey ülkelerine hammadde sağladığını göstermektedir. Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) Orman İstatistikleri’nden toplanan verilerin gösterdiği gibi, 1961’e gelindiğinde Avrupa ve Birleşik Devletler ülkeleri orman ürünlerinin toplamın %77.4’ünü oluşturan en büyük ihracatçısıdır ki bu oran 2010’da %83.6’ya çıkmıştır. Buna, insanların yaşam alanlarından uzaklaştırılması ve iş gücü ordusuna giderek büyüyen bir kaynak sağlanmasıyla sonuçlanan geçim kaynaklarından koparılması eşlik etmektedir  Bu örnekler açıkça göstermektedir ki orman ürünleri ticaretinden kaynaklanan birikim ve sömürgelerdeki orman idaresinin diğer yönleri büyük ölçüde Küresel Kuzey’in emperyalist ülkelerinde toplanmıştır ve kapitalizm bağlamında ekolojik değişimin bu yönü, yukarıda sözü edilen Moore ve Harvey gibi önemli akademisyenler tarafından göz ardı edilmiştir.

İkinci bir önemli yön, sömürgelerin içinde ormanların kendi rolüdür.  Christopher Columbus’un yolculuğundan sonraki ilk sömürgeleştirme dalgası, (1860’lar ve 1900 arasında batıya doğru en büyük genişleme ile) 1750-1930 döneminde ormansızlaştırmada keskin bir artış ve ekeneklerde genişlemeye yol açmıştır.  Bu, ekseriyetle orman ve ağaçlık alan pahasına gerçekleşmiştir (Ramankutty ve Foley 1999).  Bu genişlemenin, Amerika Yerlilerinin ötekileştirilmesinin ve Amerikalarda yerleşmeci sömürgeciliğin temellerini atttığı söylenebilir.  Fakat plantasyon odaklı sömürünün merkezi Güney Amerika’da toprak kullanımı verilerinde yirminci yüzyılın başına kadar önemli ekim alanları tespit edilmemiştir. Bu önemlidir çünkü egemen sınıflar kentsel merkezlere odaklandığı için orman alanlarının büyük bir kısmı dokunulmadan kalmıştır Fakat, yerleşmeci sömürgecilerin olmadığı bölgeler ormanszılaşmanın farklı bir biçimiyle karşılaşmıştır.  Bu, büyük ölçüde sömürgeci egemenliği kuracak alt yapıyı oluşturmak için kereste kullanımı biçiminde gerçekleşmiştir.  Bunun iyi bir örneği, Hindistan’daki ahşap demiryolu traversleri için ormansızlaştırma idi.  Bu nedenle, sömürgeyi birikime uygun hale getirmek için asgari seviyede ormanın muhafaza edilmesi gerekiyordu.  Bu, sömürgelerde farklı kamulaştırma/el koyma biçimleriyle sonuçlanan ‘bilimsel yönetim’ sisteminin ortaya çıkışıyla gerçekleştirildi (Grove 1998).

İlginç bir şekilde bu, ayrıca küresel iklim değişikliği söyleminin de kökenidir çünkü desikasyon (kurutma) 19. yüzyılın ortalarından itibaren Fransız ve Britanya sömürgelerinde ormancılık konusunun önemli bir parçası olmuştur  (Grove 1995). Bu söylemin bir açıklaması bunu, Merkez Asya’daki çatışmalar kadar Afrika’daki Büyük Savaşlar’dan sonra ortaya çıkan insan ve çevre yıkımına atfeder (Grove 1998: 35). Bu yüzden, kriz durumlarının genellikle iklim değişikliği söylemine yol açtığını tahmin etmek mümkündür.   Bu, Güney Asya, Güney Afrika, ve Karayiplerin bazı bölgeleri gibi, dünyanın pek çok yerinde barizdir; fakat bu tartışmalar her zaman emperyalist Avrupa ve Amerikalı devletler tarafından yürütülmüştür. Birleşik Devletler tropik kereste ürünleri için yatırım ve pazar sağlayarak önemli bir rol oynamıştır ve bu da orman pazarlarında temel değişikliklere yol açmıştır (Tucker 2000).  Böyle bir durumda, bilim insanlarının birikim ilişkilerine dahil edilmesi, doğanın tükenmesi ve artan birikim arasındaki çelişkinin keskinleşmesi maddi zemininde yeni bir bilim türünün türetilmesiyle gerçekleşmiştir (Foster 1994).  1981’de Afrika, Güney ve Orta Amerika ve Asya’nın, orman ürünlerinin en büyük ihracatçısı olduğunu belirtmek gerekir.  Bu yüzden, Kuzey ülkelerinin küresel Güney’deki ormansızlaşmayı önlemenin önemini vurgulama konusunda özel bir isteklilik göstermeleri şaşırtıcı değildir.

Bu mantığı Güneye uygulayarak, iklim değişikliği söyleminin ortak arazileri kontrol etmeyi amaçlayan emperyalist bir strateji olduğu öne sürülebilir. Ancak bu sonuç, sermayenin sürekliliği ve daha yüksek birikim oranları için elzem olan doğanın yeniden icadına giden süreçlerin karmaşıklığını aşırı basitleştirecektir.  Pek çok bilim insanı 1970’lerden itibaren bu sürece işaret etmiş olsa da, bunu nadiren eski sömürgelerin art arda bağımsızlık kazanmalarından sonra ortaya çıkan yeni uluslararası işbölümüne bağlamışlardır.  Brundtland Komisyonu uluslar arasındaki eşitliği ve Kuzey ve Güney arasındaki eşitsizliklerin arasında köprü kurarak sürdürülebilirliği sağlamanın önemini vurgulamıştır. Komisyon şunları ifade etmiştir:

Çağlar boyunca insanlar temel, değerli ve egzotik maddeleri elde etmek için kendi sınırlarının ötesine uzandılar.  Bugünün daha güvenli iletişimleri ve daha geniş ticaret ve sermaye hareketleri bu süreci büyük ölçüde genişletti, hızını artırdı ve uzun erimli ekolojik sonuçlar doğurdu. Bu yüzden sürdürülebilirlik arayışı uluslararası ekonomik ilişkilerde temel   değişiklikler gerektirmektedir (Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu 1987: 60)

Komisyon, özellikle tropik ormanlarla bağlamında ticaret örüntülerinin sürdürülemez pratikleri teşvik ettiğini ve bu yüzden 1980’lerin ekonomik krizinin ışığında sürdürülebilir kalkınma temelinde ticareti geliştirmek için uluslararası düzenlemeler gerektiğini belirtir.  Bu süreçten itibaren, yani 1987 Montreal Protokolü’nün kabulünden sonra uluslararası düzenlemeler kirlilik düzeylerini ve salımları azaltmaya odaklandı ve ormanlar bu projede önemli bir rol oynadı.

REDD ve REDD-Plus’ın Ortaya Çıkışı

İyi bilindiği üzere, 1990’lar ulusötesi yatırımcılar tarafından önayak olunan uluslararası düzenlemeler ile gelişmekte olan ülkelerde finans kapitalizmin ani yükselişine sahne oldu.   1992’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) açık bir şekilde gelişmiş ülkelerin iklim değişikliğine yol açan artan küresel salımlardan tarihsel olarak sorumlu olduğunu tanıdı fakat gezegenin geleceğinin sorumluluğunu gelişmekte olan ülkelere yükledi çünkü onlar dünyanın ekolojik güvenliğini sürdürecek doğal kaynaklara sahiplerdi.  Bu yüzden, gelişmekte olan ülkeler ‘sürdürülebilir kalkınma modelleri’ benimseyerek salımlarını azaltmalıydı.  Bunun karşılığında, UNFCCC “gelişmekte olan ülkelerin maruz kaldığı ve üzerinde anlaşılan maliyetlerin tümünü karşılamak için gelişmiş ülkelerin yeni ve ek mali kaynaklar sağlamalarını” ve  “ayrıca kalkınmakta olan taraf ülkelerin ihtiyaç duyduğu teknoloji transferini sağlamak için de mali kaynaklar sunmalarını’’ talep etti (Birleşmiş Milletler 1992, Madde 4 (3)).  Bu para ve teknoloji transferini tartışma mekanizması, Montreal Protokolü ve UNFCCC çerçevesinde işleyecek, ‘egemen devletler’ arasındaki anlaşmalar olacaktı.

UNFCCC’nin ‘atmosfer, hidrosfer, biyosfer ve geosfer ve bunların etkileşimlerinin bütünü’nü kapsayacak şekilde ‘iklim sistemi’nin tanımı konusunda oldukça açık olduğu belirtilmelidir (ibid., Madde 1 (3)).  Bu, doğanın her parçasının parasal değer olarak değerlendirilen bir meta haline geldiğini ima eder ve böylece de doğal kaynaklar piyasasına finans kapitalin girişini işaret eder.  Bu yönde önemli bir adım özellikle arazi kullanımı değişimi ve ormansızlaşmanın sera gazı salımlarındaki artışın güçlendiricisi olarak tanıyan 1998 Kyoto Protokolü’ydü.   Kyoto Anlaşması özellikle de ormansızlaşma yoluyla karbon yutaklarının kaldırılmasını belgelemek için gözlem mekanizmaları kurdu ve imzacı ülkelere ormanlaştırma ve yeniden ormanlaştırma programları başlatma gerekliliği dayattı (UNFCCC 1998).  Bunun karşılığında Protokol, gelişmekte olan ülkelerin sürdürülebilir kalkınma yolunu takip edebilmeleri için temiz teknolojiden yararlanabileceklerini ve gelişmiş ülkeler tarafından zararlarının karşılanacağını temin etti. Böylelikle, yeşil yardım ve temiz teknolojiler hem uyum hem de dünyanın artan ısısını düşürmek için ormanları koruma teşviki sağlayan moda kelimeler haline geldi.  Ancak eldeki verilerden açıkça anlaşıldığı gibi bu önlemler önemli değişimlere yol açmadı.

Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nin tahminleri 1990 ile 2000 yılları arasında dünyada kaybolan net orman alanı 8.868.000  hektar olduğunu göstermektedir.  Bunun 7.000 hektardan fazlası 1990 ve 2005 yılları arasında karbon yutakları önemli ölçüde düşen Afrika ve Latin Amerika’da olması önemlidir.  Buna karşın Afrika, Asya ve Latin Amerika, karbon yutaklarındaki toplam payı 1990’da yüzde 68,3’ten 2005’te %65,3’e düşse de, en büyük karbon stoğuna sahip olmaya devam etti. Bu düşüş trendi yine de, ormansızlaşma sorununu çözme yetisinin yokluğunun farkındalığına yol açmadı. Daha ziyade politika yapıcıların analizleri ‘piyasa başarısızlıkları’ yüzünden yatırım yokluğuna ve hükümetler arası çabaları genişletme ihtiyacına odaklandı.  Çözüm, karbon yutakları ve ormanları koruma için piyasa yaratma ve özel yatırımı teşvik etmede görüldü. Böylelikle insanların ormanların korunmasında çıkarı olacaktı.

2005’te Montreal Eylem Planı, REDD ana esaslarını 11. Taraflar Konferansı’nda tartışılan anlaşmaya dahil etti ve böylece ormanı “en az 0,05-1,0 hektarlık ağaç tacıyla kaplı (ya da buna eşdeğer kapalılık seviyesinde), yüzde 10-30’undan fazlası doğal durumunda en az 2-5 metre yüksekliğe ulaşma potansiyeline sahip ağaçlardan oluşan arazi alanı” olarak tanımladı (UNFCCC 2005:5).  Bu, Kyoto Protokolü’nün talimatlarını vurgulayacak önlemler ortaya koydu: “ilgili uluslararası çevre anlaşmalarına bağlılıkları göz önüne alınarak, Montreal Protokolü tarafından kontrol edilmeyen sera gaz yutak ve rezervlerinin korunması ve iyileştirilmesi; sürdürülebilir orman yönetim uygulamalarının, ormanlaştırma ve yeniden ormanlaştırmanın  teşviki” (UNFCCC 1998, Madde 2 (a) ii).  Bu yolla, Eylem Planı bir kez daha doğanın anlamını  değiştird. ‘Ormanlaştırma’ ya da son 50 yıldır ormanı olmayan alanlara insan müdahalesi yoluyla yaratılan doğa ile, ekosistem hizmetleri sağlayan ‘doğal ormanlar’ arasında ayrım da böylecek belirlendi.   Protokolün ana hedefi ekosistem hizmetleri sağlayan doğal ormanların Kyoto protokolüne uygun olarak yönetilmesini sağlamak için bir muhasebe sistemi oluşturmaktı.  Ana görevi antropojenik baskılara ilişkin raporlama mekanizmaları tespit etmek ve bunları hafifletmek için stratejiler geliştirmeye yardım için Güney ülkelerinin teknik ihtiyaçlarını belirlemek olan REDD sekreteryası oluşturuldu. (Küresel Kanopi Programı 2008).  Montreal kararları ormanları özgül bir anlamda kaynak olarak tanımlamakla kalmadı, aynı zamanda fiyatlanmaları ve açık piyasa sisteminde işlem görmelerinin koşullarını da yarattı.

Uygulama araçları, Güney ülkelerini desteklemek amacı güden iki taraflı anlaşmalar ile neredeyse aynı kaldı. 2005 ile 2008 arasında salımları azaltma konusunda pek ilerleme sağlanamadı. Ormansızlaşma sebebiyle net salımlar çok zayıf bir şekilde, yüzde 0,02 oranında azaldı fakat Küresel Güneyin büyük bir kısmı artan salımlara tanıklık etti. Salımlar Kuzey Avrupa’da da arttı ve görüşmeler ülkelerin zararlarının giderilmesi ve ‘kalkınma hakkı’ bariyerine takıldı.  Ayrıca, yüksek gelirli gelişmiş ülkeler, ‘yetişme’ stratejisi ve hayli Amerikanlaştırılmış ‘kalkınma’ vizyonuna meydan okuyan bir söylem geliştirme sorunuyla karşı karşıya geldi. ‘Yeşil kapitalizm’ kavramı bu yüzden gezegensel istikrarı korurken birikimi artırmanın yolunu bulmak gibi çelişen amaçları örtüştürmek için kullanıldı ki bu, kapitalizmin temelini oluşturur.  REDD’den REDD-Plus’a geçiş böyle bir bağlamda gerçekleşti.

2007 Bali Eylem planı, REDD-Plus’ın gelişmiş uluslar için iyi bir yatırım seçeneği haline gelebileceği fikrini ortaya attı.  Gelişmiş ülkeler, dünyanın ormanlarının  yarısından fazlası gelişmekte olan ülkelerde bulunduğu için karbon yutaklarını bunlar açısından iyileştirmeye değer kılmalıydı. (UNFCCC 2008: 8-10). Taraflar Konferansı salımların azaltılmasına yapılacak dar bir vurgudan ziyade doğal ormanların korunması yoluyla karbon yutaklarını büyütme stratejileri geliştirmeye ihtiyaç olduğuna dair bir gayriresmi anlayışa vardı ve böylelikle uluslararası müdahalelerin alanını genişletti.  Ancak yine de, 2013’deki Varşova Çerçevesine kadar, REDD’in genişletilmesine ilişikin bir resmi anlaşmaya varılamadı. Bu Çerçeve, REDD-Plus inisiyatiflerinin, ormanlara sermaye olarak bakan ve REDD-Plus projeleri dahilindeki ulusal birimler yoluyla yatırım yapacak özel taraflar ve şirketleri tarafından finanse edileceğini öngörüyordu.  Bu temel unsur, özel finansın, ekosistem hizmetleri için ormana dayalı topluluklara para ödeyeceğini, böylece bunların doğal ormanlara zarar vermeyecekleri varsayımına dayanıyordu (UNFCCC 2013).  Böyle bir anlayış Yeşil Bir Ekonomiye Doğru başlıklı BM belgesinin hemen ardından geliyordu, ki bu belgede şöyle yazıyordu:

REDD+ mekanzimaları yeşil ekonomiye geçişi sürükleyecek önemli bir araç sağlayabilir.  REDD+’ya bağışçı vaatleri, diğerleriyle birlikte UNREDD Programı, REDD+ Ortaklığı, Orman Karbon Ortaklığı Olanakları, GEF ve Orman Yatırım Programı da dahil, 2012 yılına kadar 5 milyar dolara ulaşmaktadır. REDD+ içinde devam eden öncü projeler, yalnızca iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik hizmetlerine seferber edilen ‘çevresel hizmetler için kaynaklar’ın değil, yerel düzeyde süreci yürüten topluluklara ayrılan kaynakların artırılmasını da vaad ediyor.  Küresel Çevre Tesisleri (GEF) yeşil ekonomi için ölçeğinin büyümesi ve güçlenmesi gereken bir başka önemli finans kaynağıdır. (UNEP 2013:44)

Böylelikle REDD-Plus kapitalizmin şiddetli krizi ve şirketlerin düşen kârlarıyla ilgili endişeleri bağlamında yeşil kapitalizmi teşvik etmenin bir aracı haline geldi.  Elbette şöyle bir soru aklımıza geliyor: durum bu bile olsa, Küresel Güney ülkeleri bu düzenlemeleri neden kabul etti? Cevap muhtemelen Küresel Güney’deki ulus devletlerin artan borçlar aracılığıyla küresel ekonomiye nasıl entegre edildiğinde yatıyor. Dahası, küresel piyasalarda emtia fiyatlarındaki düşüş nedeniyle ihracata dayalı ekonomiler ciddi güçlüklerle karşılaştı. Öte yandan neoliberalizmin benimsenmesi, devletlerin küçültülmesine ve ülke dışından gelen altyapı yatırımlarına olan talepte artışa yol açtı.  Bu tür yatırımların giderek azalması, Küresel Güney’deki egemen sınıflarının REDD-Plus çerçevesindeki ‘yeşil yardımları’ kabul etmesindeki başlıca etmendi.

Doğanın Metalaştırılması

Sadece “sermaye olarak doğa” kavramının bir yeniden icat süreciyle dahil edilmesi değil, aynı zamanda kapitalist sistemdeki düzenlemeler, şirketlerin ve ulus devletlerin kendilerini karmaşık piyasa ve yatırım süreçleri yoluyla yeniden yapılandırmasını zorunlu kıldı. Bu, insan-doğa-devlet ilişkisine aracılık eden ‘finans’ ve doğa arasındaki ilişkiyi temelden değiştirdi. Böyle bir değişiklik, tamamen yeni bir kurumsal düzen kurularak gerçekleştirildi. REDD hazırlık fonları, Montreal Eylem Planı’ndan bu yana var olmasına rağmen, özel katılımla genişletildi. Dünya Bankası, gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler Banka’dan UNFCCC ve Bali Eylem Planı’nın bir devamı olarak Orman Karbon Ortaklığı Kolaylığı’nı (FCPF) düzenlemesini talep ettiğinde kilit oyunculardan biri olarak ortaya çıktı. Tesis, tropikal ormanlara sahip otuz yedi REDD ülkesi, gelişmiş ekonomilerden bağış yapan ülkeler ve diğer gözlemciler (yatırımları çekmek için özel oyuncular dahil) arasında bir ortaklık olarak oluşturuldu. Bu ortaklık, Hazırlık Fonu ve Karbon Fonu’ndan oluşan REDD-Plus kurumsal mimarisinin temel yapısal özelliğini teşkil eder. Hazırlık Fonu, ulusal hükümetlerin REDD-Plus projelerini formüle etme ve uygulama yeteneklerini geliştirmeleri içindir. Bunlar, kendi fon tesislerini veya ulusal REDD fonunu da kuracak olan ulusal hükümetler tarafından yapılacaktı. Dünya Bankası bu faaliyet için ilk yardım ve finansman sağlamıştır. Karbon Fonu, doğrulanabilir programlar ve standartlar kapsamında ormansızlaşma ve orman bozulmasının azaltılması yoluyla REDD ülkeleri tarafından azaltılan ton karbondioksit başına teşvikler sağlar. Bu iki tesis, gelişmiş ülkelerin yanı sıra özel kuruluşlardan da fon çekmeyi amaçlıyordu. FCPF’nin 2016 için yıllık raporu, gelişmiş ülkeler tarafından sağlanan fonları göstermektedir.

Tablo 2’de görülebileceği gibi, Norveç ve Almanya, toplam bağışların sırasıyla yüzde 30,6 ve yüzde 20,8’ini teşkil eder ve REDD-Plus projesinin en büyük bağışçılarıdır. Bu, bağışların yaklaşık yüzde 51’inin sadece iki ülkeden geldiğini gösteriyor. İlk altı bağışçıyı alırsak, bunlar toplam bağışların yüzde 80,9’unu oluşturuyor ve Kuzey Avrupa ülkeleri elde edilen tüm hazırlık fonlarının yaklaşık yüzde 42,4’ünü oluşturuyor. Önemli olan, Birleşik Devletler ve Birleşik Krallık tarafından koyulan paranın toplam taahhüt edilen finansmanın sadece yüzde 4’ü olmasıdır. Bu, maksimum bağışların Kuzey Avrupa ülkeleri ve Japonya’dan geldiği REDD-Plus fonu için de geçerlidir. Bu ülkeler, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması’nın tüm imzacılarından katkı alacak olan UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı), UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) ve FAO’dan daha büyük bağışçılardı. 2008 ile 2019 arasında, Birleşmiş Milletler REDD fonuna toplam 6,15 milyar ABD doları tahsis edildi ve bunun yalnızca yüzde 50’si çok taraflı kuruluşlar aracılığıyla sağlandı.

Tablo 2: 2016 yıl sonu itibariyle FCPF Hazır Olma Fonu Bağışçı Katkıları

Ülke     Toplam Bunlar dışında FY16 FY15 FY14 FY13 FY12 FY11 FY10 FY09
Avustralya 23.92  

 

6.33 8.06 9.61
Canada 41.36 4.19
Danimarka 58.00 5.8
Avrupa Komisyonu 51.62 1.11 1.36 26.76
Finlandiya 23.20 3.23 5.27 57.85 9.06
Fransa 110.34 5.19 0.60 4.61
Almanya 76.67 23.78 13.91 13.11 26.11
İtalya 5.00 5.00
Japonya 14.00 4.00 5.00 5.00
Hollanda 20.27 7.68 7.68 5.00
Norveç 113.06 44.19 38.73 8.80 16.47 5.00
İspanya 7.04 7.12
İsviçre 8.21 8.21
Birleşik Krallık 5.76 5.82
Amerika Birleşik Devletleri 9.00 4.00 4.50 0.5
Taahhüt edilen fonlama 368.88 45.30 27.01 54.00 30.01 31.61 94.88 32.29 53.94

Not: Sayılar virgülden sonra 2 basamak olacak şekilde yuvarlanmıştır. Kaynak: Forest Carbon Partnership Facility (2016): 60.

Mimarinin ikinci önemli yönü, karbon borsalarının ve piyasalarının kurulmasıdır. İki tür karbon piyasası vardır: uyum denkleştirmesi ve gönüllü denkleştirme. Uyum piyasaları, düzenlemeye tabi şirketlerin, arazi kanunu uyarınca şirket satın alarak salımları dengelemek zorunda olduğu piyasalardır. Bu tür kuruluşlar için en büyük karbon borsaları, şirketlerin yasa gereği karbon kredilerini emekliye ayırmaya zorlandıkları Avustralya ve Yeni Zelanda’dadır. Gönüllü karbon piyasaları, şirketlerin doğrulanabilir karbon denetimleri üstlendiği ve açık, düzenlenmemiş piyasada kredileri emekliye ayırdığı açık karbon borsalarıdır. En büyük karbon borsalarından bazıları Avrupa Komisyonu ve Tokyo’da yürütülüyor. Karbon piyasalarının durumu Tablo 3’te görülebilir.

Tablo 3, 2011 ve 2016 yılları arasında karbon piyasalarına yapılan yatırımın yalnızca yüzde 31’inin gönüllü piyasalardan geldiğini ve yatırımın yüzde 0,6’sının çok taraflı REDD-Plus fonlarından geldiğini göstermektedir. Yatırımın geri kalanı uyum piyasalarından geldi ve salımların uygun şekilde azaltılması için düzenlemenin gerekli olduğuna işaret etti. Bu rakamlar, “kirleten öder” ilkesine dayanan REDD girişiminin varsayımlarının tamamen neoliberal ekonomik rejim tarafından temeli atılan bir yatırım planına dayandığını göstermektedir.

Tablo 3: Orman Karbon Piyasaları, 2008-16

Finans Tipi Finansın Adı 2016 (USDM) Tüm Yıllar (USDM)
Piyasa Gönüllü piyasalar 74,2 996,4
Uyum piyasaları 551,4 1573,9
Piyasa dışı REDD+ ödemeleri 36,5 218,07
Toplam 662,1 2788,5

Kaynak: Hamrick ve ark. (2017): 2.

REDD-Plus mimarisinin üçüncü yönü, akademisyenlerin ve STK’ların, özellikle egemen hükümetlerin izleyicileri olarak karbon kredisi sistemine entegrasyonudur. Karbon değişim piyasaları, karbon depolarının kalite ve miktarının doğrulanması sistemlerine bağlıdır. Bu doğrulamalar, uluslararası bir iklim değişikliği düzenlemesi sisteminin parçasıdır ve bu nedenle, akademisyenler ve ajanslar, Tablo 4’te gösterildiği gibi, ya doğrudan bağışçılar tarafından ya da borsalar tarafından onaylanmıştır.

Tablo 4, ulusal hükümetlerin, şirketlerin ve akademinin daha geniş bir kapitalist birikim çerçevesine entegre edildiği ve böylece doğanın finansallaştırılmasını bir gerçeklik haline getirildiği karmaşık küresel ilişkiler ağını göstermektedir.

Tablo 4: Seçili Karbon Standartları ve Yatırım İlişkilerinin Detaylandırılması

Standart Örgütler Kurumlar/Üyeler Yatırımcılar
Sera gazı emisyonu hesabı için WBCSD/WRI standardı Sürdürülebilir Kalkınma için Dünya İş Konseyi (WBCSD)/Dünya Kaynak Enstitüsü (WRI) 200 büyük çok uluslu şirketten oluşan WRI, akademik ve bilimsel kurumlar tarafından, Intel, Chevron, Walmart, vb. tarafından fonlanan bir araştırma örgütüdür. 2017’de 41 trilyon dolarlık değeri olan yatırımcıları temsil ediyor.
Doğrulanmış Karbon Standardı VERRA, 2018 çevre finansında en iyi doğrulama şirketi Çoğunlukla Kuzey’den iş liderleri arasında ortaklık Dünya Ekonomik Forumu ve WBCSD tarafından kurulan bir örgüt
ISO14064 Uluslararası Standart örgütleri 161 ülkeden Ulusal Standart Örgütleri Sadece bir standart belirleme örgütü. Dünyadaki en iyi proje geliştiricisi olarak kabul edilen South Pole gibi öne gelen karbon ticaret şirketleri.
Altın Standardı Dünya Çapı Fonu tarafından geliştirilen standarrt. HEILO, Güney-Güney, Kuzey-Kuzey ve temiz kalkınma mekanizması Dünya Bankası, UNDP, South Pole, Goldman Sachs ve Almanya ve ABD hükümetleri tarafından enerji ve çevre uzmanlarından oluşan bir konsorsiyum VCS’den sonraki en büyük ve en popüler karbon kayıt tutucusu. South Pole gibi ticaret şirketleri projelerini buraya kaydediyor.
İklim, Topluluk ve Biyoçeşitlilik Standardı Rainforest Alliance, The Nature Conservancy,Conservation International, Wildlife Conservation Society Hyundai, Kraft Vakfı, Blue Moon Vakfı ve diğerleri tarafından fonlanan uluslararası STK’ler Ulusal hükümetler tarafından kurulan Biofilica ve diğer ulusal karbon ticaret şirketleri gibi pek çok enerji şirketi
Plan Vivo Standardı Edinburgh Üniversitesi UKDFID ve diğer Avrupalı vakıflar Büyük ölçüde ulusal hükümetler ve şirketler aracılığıyla çalışır

Kaynak: Bilgiler farklı standartlar ve örgütlerin internet sitelerinden toplandı.

Mimarinin bir diğer önemli basamağı, sadece bir karbon yutağı projesi kuran değil, aynı zamanda bunlardan üretilen karbon kredilerine de sahip olan proje geliştiricisidir. Proje, başlamadan önce tescil mercilerinden biri tarafından onaylanması gerektiğinden, proje geliştiricisi yukarıda belirtilen karbon kayıtlarından birine bağlıdır. REDD-Plus projelerine imza atan çoğu ülke, karbon piyasasının durumunu izlemek ve değerlendirmek için uluslararası mekanizma tarafından da kullanılabilen kendi kayıtlarını oluşturur. FCPF raporunun belirttiği gibi, “kayıtlar, yasalara, kurallara, uygulamalara veya rehberliğe dayalı olarak katılımcıların bilgi ve altyapı ihtiyaçlarına yanıt veren tarafsız nicel araçlardır. Bu nedenle, kanunda, politikada veya standartlarda daha iyi ele alınan konulara ilişkin öznel değerlendirmeler yapmak sicil sağlayıcısının rolü değildir” (FCPF 2011: 13). Kayıt defterinin kendisi, çeşitli şekillerde tanımlanmış olan ekosistem hizmetleri için yapılan ödemelerin temeli haline gelir. Dünya Bankası’nın Küresel Çevre Fonu’nun (2014: 3) bir raporuna göre:

ekosistem hizmetleri (PES) için ödeme tanımı, sağlayıcılar ve yararlanıcılar arasındaki (özel alıcıların ve satıcıların ekosistem hizmetlerinin sunulması için gönüllü ve koşullu işlemler düzenlediği şemalar dahil) dar anlamıyla piyasa tabanlı doğrudan işlemlerle, ekosistem hizmetlerinden yararlananların hizmetleri sağlayanlara (genellikle dolaylı olarak) ödeme yaptığı daha geniş planlara kadar büyük ölçüde farklılık gösterir..

Bununla birlikte, tüm bakış açılarının altında yatan temel bir ortak nokta, “herhangi bir hizmet için ödemelerin” “performansa dayalı” olması ve karbon deposu üretiminin verimliliğini artırması gerektiğidir (Bond ve diğerleri, 2009: 33). Hem kayıt hem de izleme mekanizmaları, fon transferinin belirlenmesi için gerekli kabul edildi. Dolayısıyla PES sistemi, REDD+ finansmanını yukarıdan aşağıya düzenleyen bir sistemdir: Ormana bağımlı insanlar proje geliştiricisine hizmet vermezlerse, ‘oluşturulan hizmetler’ için ödeme almazlar. Bu aynı zamanda, çok taraflı anlaşmalara imza atan ulusal yargı yetkisinin değerlendirilmesini de etkiler. Bu nedenle, performansın izlenmesi, kaydı ve değerlendirilmesi sistemi, REDD-Plus kapsamında çeşitli seviyelerdeki aktörler arasında ağ oluşturmanın anahtarıdır.

Tablo 5’te gözlemlenen on üç ülke, yalnızca iki ülkenin ödemeleri REDD-Plus mimarisinin son basamağına aktardığını ve böylece ormana bağımlı kişilerin ve kuruluşlarının orman finansman sistemindeki sınırlı rolünü ortaya çıkardığını göstermektedir. Aslında, verileri daha yakından analiz edersek, aktarılan fonların çoğunluğunun ulusal hazırlık mekanizması düzeyinde tutulduğunu ve salımların azaltılmasına yönelik fiili ödemelerin nispeten küçük olduğunu görürüz. Performans ve finansman arasındaki ilişki üzerine yakın zamanda yapılan bir araştırma, REDD-Plus finansmanının ormansızlaştırılmış bölgelerdeki orman örtüsünün restorasyon maliyetlerini karşılamaya istekli olduğunu, ancak koruma tekrar sağlandıktan sonra finansmanın önemli ölçüde düştüğünü gösteriyor. Tablo 6, on ülkede metrik ton bazında salım azaltımı başına REDD-Plus finans verilerini gözden geçirmektedir.

Tablo 5: 13 REDD+ ülkesi için farklı ödeme akışları

Ülke Toplam taahhüt edilen fon Bir aşamadan diğerine akışların yüzdesi
Fonlayandan 1. alıcıya 1. alıcıdan 2. alıcıya 2. alıcıdan 3. alıcıya
Brezilya 1545,1 91 40,1 0
Kolombiya 33,34 47 86,4 0
Demokratik Kongo Cumhuriyeti 264,3 57 4,8 0
Ekvador 22,2 76 12,5 0
Etiyopya 39,8 33 0,0 0
Gana 98,2 30 5,6 0
Endonezya 756,6 49 0,0 0
Liberya 47,2 31 47,5 0
Meksika 451 5 alınandan fazla 0
Peru 147,6 46 0,4 0
PNG 45,3 56 8,3 0
Tanzanya 93,6 81 82,6 0,96
Vietnam 84,3 60 83,2 20,1

Kaynak: Forest Trends tarafından çeşitli ülkelerdeki verilerle oluşturulan raporlar, 11 Ekim 2019’da erişildi.

Tablo 6, orman örtüsü eski haline getirildiğinde ve salımlar karbon deposu üretimi yoluyla kontrol edilmeye başlandığında finansman oranının önemli ölçüde azaldığını göstermektedir. Bu her durumda görülür ve özellikle en yüksek miktarda REDD-Plus fonu alan Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Brezilya ve Kolombiya için geçerlidir. Ancak çalışmanın yazarları, fonlamadaki farklılıkların ülkenin büyüklüğü ve orman örtüsü alanıyla önemli ölçüde bağlantılı olduğunu da belirtiyorlar. Bunun nedeni büyük ölçüde çoğu finansmanın tek seferlik hazırlık desteği olması ve bu nedenle hizmetler için ödeme yapılamamasıdır. Bu, yerel proje geliştiricisine ulaşmaları gerektiğinde fonların sanal olarak kurumasına yansır. Dolayısıyla merdivenin dibindeki fon sıkışıklığı, kökleri doğanın yeni bir biçimde metalaştırılmasına dayanan REDD-Plus performansa dayalı ödeme düzenlemelerinin iç mantığının bir sonucudur. Burada doğanın üretimi, doğal ormanın bakımının yalnızca çıktısı (yani salımların azaltılması) ve ormanların kullanılmamasından kaynaklanan fırsat maliyetleri açısından değerlendirildiği koruma temelli bir sistem aracılığıyla yapılır. Başka bir deyişle, ormanın bakımı için harcanan emeğin karşılığı ödenmez. Bu yöntem, ormanların kullanımının bir bütün olarak gezegenin çıkarlarına aykırı olduğu varsayıldığında, çok geleneksel bir koruma görüşüne dayanmaktadır. Böyle bir anlayış, tartışması bu makalenin kapsamı dışında olan muazzam bir mülksüzleştirme ve mahrumiyete yol açmıştır. REDD-Plus tasarımının, dünya kapitalist sistemi içindeki iş bölümünü değiştirerek, ormana bağımlı insanların daha fazla mülksüzleştirilmesine ve yerinden edilmesine yol açsa bile, korumayı kapitalistler için değerli kılmayı amaçladığını burada belirtmek yeterli olacaktır.

Tablo 6: 10 REDDX ülkesinde uygun olan REDD+ finansmanı

Ülke Metrik ton CO2 emisyonu başına dolar, 2009-14 Kaybedilen 1 hektarlık orman alanı başına dolar, 2009-14 1 hektar orman alanı başına dolar
Brezilya 0,57 143 3,65
Kolombiya 0,67 212 3,00
Demokratik Kongo Cumhuriyeti 0,31 114 2,58
Etiyopya 2,12 567 6,35
Gana 1,70 376 11,15
Endonezya (turba kömürü emisyonları hariç) 0,53 178 10,73
Endonezya (turba kömürü emisyonları dahil) 0,26
Liberya 1,25 420 21,01
Meksika 2,02 421 7,90
Peru 0,98 377 5,33
Tanzanya 0,36 67 1,44
Orta değer 0,67 293,85 5,84

Sonuç

Bu makale, REDD-Plus girişiminin tarihini, dünya kapitalizminde uluslararası iş bölümü içindeki değişikliklerin daha geniş bir anlayışı içinde takip ediyor. Doğanın yeniden yapılandırılmasının, kapitalizm içindeki birikim krizini çözmenin önemli bir özelliği olduğunu gösteriyor. Bu perspektiften bakıldığında, siyasi ve ekonomik tahakkümün, dünya kapitalizminin kendisinin yeniden düzenlenmesinde eşitsiz gelişmenin itici gücü olması şaşırtıcı değildir. Bu tema, birikimi, çok taraflı REDD aracılığıyla Kuzey-Güney ilişkilerini yeniden yapılandırarak aynı anda kamulaştırma yoluyla beslenen bir süreç olarak değil, bir sermaye dolaşımı ve uyum süreci olarak gören David Harvey ve Jason Moore gibi seçkin teorisyenlerin çalışmalarında genellikle göz ardı edilir. Bu sömürücü kapasiteyi göz ardı ederek, “doğa”yı, yalnızca toplumdaki yerleşikliği aracılığıyla sermayeye metalaşan bir varlık olarak ele almak gibi önemli bir hata yaparlar. Bu perspektifle ilgili sorunları REDD-Plus mimarisinin ve onun finans kapitalin yükselişi içindeki yerleşikliğinin bir analizi aracılığıyla gösteriyorum. Bu anlamda REDD-Plus, bu rejimin kurumsallaşmasından sonra ilksel birikim biçimlerini değiştiren yeşil kapitalizmin doruk noktasını temsil etmektedir. Küresel Kuzey ile Küresel Güney arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılması yoluyla, çağdaş kapitalizm kendi son krizini çözmeye çalışmıştır.

 

Referanslar

Bond, I., M. Grieg-Gran, S. Wertz-Kanounnikoff, P. Hazlewood, S. Wunder ve A. Angelsen (2009), Incentives to Sustain Forest System Ecoservices: A Review and Lesson for REDD+, London: International Institute for Environment and Development.

Engels, F. ([1876] 1950), The Part Played by Labor in the Transition from Ape to Man, New York: International Publishers.

Forest Carbon Partnership Facility (FCPF) (2011), National Registries for REDD+: An Overview of Issues and Designs, Washington DC: World Bank.

——— (2016), Annual Report, Washington DC: World Bank.

Foster, J.B. (1994), The Vulnerable Planet: A Short Economic History of the Environment, New York: Monthly Review Press.

Foster, J.B. ve P. Burkett (2018), ‘Value Isn’t Everything’, International Socialism: A Quarterly Review of Socialist Theory: 160.

Foster, J.B. ve B. Clark (2018), ‘The Expropriation of Nature’, Monthly Review, 69 (10): 1–27.

Global Environmental Facility (GEF) (2014), GEF Investments on Payment for Ecosystem Services Schemes, Washington DC: World Bank.

Grove, R.H. (1995), Green Imperialism: Colonial Expansion, Tropical Island Edens and Origins of Environmentalism, 1700–1860, London: Cambridge University Press.

——— (1998), Ecology, Climate and Empire: the Indian Legacy in Global Environmental History, 1400–1940, Calcutta: Oxford University Press.

Hamrick, K. ve M. Gallant (2017), ‘Fertile Ground: State of forest finance’, Washington DC: Forest Trends.

Harvey, D. (2006), Spaces of Capital: A Theory of Uneven Geographical Development, London: Verso.

——— (2011), The Enigma of Capital and the Crises of Capitalism, London: Oxford University Press.

Houghton, R.A. ve A.A. Nassikas (2017), ‘Global and Regional Fluxes in Carbon from Land Use and Land Cover Change, 1850–2015’, Global Biogeochemical Cycles, 31: 456–72.

Moore, J.W. (2003), ‘Capitalism as World Ecology: Braudel and Marx on environmental history’, Organization and Environment, 16 (4): 514–17.

——— (2018), ‘The Capitalocene Part II: Accumulation by Appropriation and the Centrality of Unpaid Work/Energy’, Journal of Peasant Studies, 45 (2): 237–79.

O’Connor, J. (1991), ‘On Two Contradictions of Capitalism’, Capitalism, Nature, Socialism, 2 (3): 107–09.

Ramankutty, N. ve J. Foley (1999), ‘Estimating Historical Changes in Global Land Cover: Croplands from 1790 to 1992’, Global Biogeochemical Cycles, 13 (4), 997–1027.

The Global Canopy Programme (2008), The Little REDD Book, United Kingdon: The Global Canopy Programme.

Thompson, E.P. (1978), Whigs and Hunters: The Origins of the Black Act, New York: Pantheon Books.

Tucker, R. (2000), Insatiable Appetite: United States and the Degradation of the Tropical World, Berkley: University of California Press.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) (2013), Towards a Green Economy, Cenevre: UNEP.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) (1998), Kyoto Protocol to the United Nations Framework Convention for Climate Change, Cenevre: Birleşmiş Milletler.

——— (2005), ‘Report of the Conference of Parties Serving as a Meeting of Parties to Kyoto Protocol in Montreal’, Geneva: UNFCCC.

——— (2008), ‘Report of the Conference of Parties to the Kyoto Protocol held in Bali’, Geneva: UNFCCC.

——— (2013), ‘Warsaw Framework for REDD plus’, Cenevre: UNFCCC.

Birleşmiş Milletler. (1992), United Nations Framework Convention on Climate Change, Cenevre: Birleşmiş Milletler.

Wolosin, M., J. Brietfeller ve B. Schaap (2016), The Geography of REDD+ Finance: Deforestation, Emissions and Targeting of Forest Conservation Finance, Washington: Forest Trends.

World Commission of Environment and Development (1987), Our Common Future, Cenevre: Birleşmiş Milletler..