Emek ve Ekoloji Gündeminin Ortaklığı: Al-Yeşil Gündem ve Eylem Hatları

0
282
Foto: https://www.dw.com/en/environmental-justice-why-civil-rights-and-protecting-the-planet-go-hand-in-hand/

Bu yazı, 26-27 Haziran 2021 tarihlerinde çevrimiçi olarak düzenlenen Madenciliğin Politik Ekolojisi Sempozyumu’nun Emek ve Ekoloji Mücadelelerinin Ortaklığı başlıklı 3. oturumunda yapılan sunumun en son 21 Eylül 2021’de gözden geçirilmiş halidir. Aslı Odman’ın sunumunu buradan izleyebilirsiniz. Madenciliğin Politik Ekolojisi Sempozyumu’ndaki oturumların tamamını izlemek için youtube’daki oynatma listesine ulaşabilirsiniz.

‘Emek ve Ekoloji Gündeminin Ortaklığı’ oturumunda, insan türünün emekçileştirilmiş halinin bedeni üzerinden ekoloji gündemi sorunlarına ilerlemek istiyorum. Bu alanın jargondaki ismi işçi sağlığı ve iş güvenliği, malum. İşçi sağlını sırf işyerinde uygulanan teknik prosedürlere indirgemediğiniz anda, alanın olmazsa olmazları üzerinden ekolojiye ilerlememek mümkün değil. Sırf çalışan bedenin canlı tutulması teknik alanında kalarak, bunu ekolojinin bedeni içerisindeki yerinden soyutlayarak ele aldığımızda ise nasıl da amaçladığımız dönüşümün ters köşesine düştüğümüzü göstermeye çalışacağım.

Dolayısıyla burada ’emek’ dediğim zaman kastettiğim “sendikalar yeniden nasıl yapılanır ?” sorusu değil. Dar anlamda kurumsallaşmış emek mücadelesi de değil tek başına. Toplumsal – ekolojik kopuş mücadelesini nasıl örgütleyebiliriz sorusunun adımları üzerine konuşuyoruz. İçinden geçtiğimiz dönemin aciliyeti, oturup peygamberleri beklemeyi değil, hepimizin müstakbel felaketleri haber veren Truvalı Kassandra haline gelmemizi mecbur bırakıyor. Tabi kehanetlerimiz gayet aklıselim vakalara dair bilgilere indirgenmiş, basitleşmiş, neredeyse ‘malumu ilamlara’ dönüşmüş bu dönemde. Ve bunlara dair inancı da örgütleyerek, eylemsizlik, sinizm ve görmezden gelme lanetlerini de kırmaya çalışmak gerekiyor. Bu yüzden sorunu sadece emek ve ekoloji mücadelesinin kendinden menkul ortaklığı ile sınırlanmayarak toplumsal türlerin ve kürenin kurtuluş mücadelesini, kopuşu kurmanın hatlarından daha azından bahsetmiyoruz kanımca burada. Bunların şimdi, şu anından konuşmak, kutup yıldızına yönelimin dilinden de konuşmak değil mi?

Bugün Türkiye’de kıyımın yaşandığı, enkaz enkaz üstüne binen hangi alana bakarsanız bakın, orada onlarca toplumsal mücadele filizlendiğini görüyoruz. Baskı büyük, zira toplumda direniş pratikleri var ve darmadağın da olsa filizlenmeyi bırakmıyorlar. Üzerlerine onları tamamen boğacak beton dökülemiyor. Bazen tersine de dönebilen koskocaman bir umut var, dayanışmaların spontaneliğinden, bolluğundan doğan. Bu sosyal hareketlerin neresinde olursak olalım, onların içinde hangi perspektifi benimsemiş olursak olalım; emek, etnik, ekoloji, çocuk, kadın/lgbti+, kent, mülteci, hayvan, kültürel haklar, ırkçılık karşıtlığı …herhangi bir perspektifi gerçekten benimsediğinizde o alanın diğer var olan yıkım alanları ve mücadelelerle olan ilişkiselliğini görmemek imkânsız. Bu mücadeleler arasında çapraz bağları ortaya çıkarmaya çalışmak, sonradan yapılabilecek bir şey de değil. Nasıl pişmiş aşa su katılmaz ise. Bütünsel olarak tüm savunularda, kıyıma ve yıkıma karşı mücadelenin ortak hatlarını oluşturmak, ortak pratik, veri, dil, köprülerini oluşturmak, ‘kendi’ dahil olduğumuz mücadele alanının gündelik pratiğinde dışarıda bıraktıklarını en başından içermek çabası bu. Kapitalizmin her sosyal alanı ve algıyı parçalayarak tasnif etmesine, yönetmesine karşı bir ön alma, bir adım bu.

Al-Yeşil Gündem derken, “Al” ve “Yeşil” renkleriyle kodlanan mücadele geleneklerinin ana ilkelerini somut durumun somut tahlilleri vesilesi ile ortaklaştırmayı ve aynı anda sahiplenmeyi kastediyorum. Bu tabir Paul Burkett’in “Marx ve Doğa” kitabının alt başlığı aynı zamanda. Sermaye birikim krizleri, çevre krizi ve emek rejiminin dönüşüm anlarını iç içe analiz etmek için değer, insani gelişimin doğal koşulları, üretim ve çalışma zamanının doğal ve toplumsal sınırlarını Marx’ın eser bütününden, corpusundan dolaylayarak analiz etmiş Burkett. Bu ilişkiler kuran ve bütünsel bakış açısı ve bunun ışığındaki eylem pratiklerini ele alabilmek için katkıma bu başlığı seçtim.

Peki neden sadece geleneklere atıf değil de, bir de ‘gündem ve eylem’ hatları? Gelecek tahayyülümüzü, şimdi ve bugün, dayatılan gündem dışında kurmak zorunluluğuna ve yeni coğrafyaları merkeze almaya bir davet bu. Şimdiye, şimdinin yıkım ve kayıp mekanlarına bakmaya ve aralarındaki ilişkileri mücadele alanında da kurmaya bir davet. Kurtuluşu milenarist/binyılcı denilen, sekter bir ermişler grubu için, gelmesi kesin olan felaketin sonrasına ertelemeyen, yöneltmeyen, gayet dünyevi ve bu kurtuluşa da müstakbel bir zafer garantisi bağlamayan bir yaklaşım. Kıyımın emarelerini, örgütlenmenin unsurlarına şimdi, şu anda dönüştürmeye çalışan bir yaklaşım. Ne yapacağız, Kızıl denizi bölme garantimiz yoksa, hangi denize doğru ilerleyeceğiz, geçit nerede, ilk adım ne olacak, kimlerle adım atacağız, hızımız, yönümüz ne olacak, yolumuzun maddi ve manevi iaşe ve ibatesini nasıl sağlayacağız?

Hakikat-sonrası çağda bu kadar bilgiye, şok terapisi yoğunluğunda gündeme boğulmuşken, her sabah muktedirlerin, şirket aristokratlarının bir başka kendi birikimlerini devam ettirme ve postlarını kurtarma odaklı gündemi ve politika kozalarına dolanmış, bu yoğun saldırı altında acil olarak bir savunmadan diğerine koşarken uyanırken buradan kurtulmak için ne yapmalı? Yaşamsal muhalefetin gündemini, bu gündeme bağlı olarak ilişkilerimizi, eylemimizi salt tepkisellik dışında nasıl örmemiz gerekiyor?

Bugün burada anlatacaklarım benim sadece 2007’den beri, önce Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu, sonra da İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi gönüllüsü olarak iş cinayetleri nedenleri, coğrafyaları, işkolları, havzaları, cinsiyet, yaş ve vatandaşlık durumlarını takip ederken edindiğimiz bilgi ve iç görüye dayanıyor. Bedenin ölümü, zihin, ruhsallık ve bedenin hastalığı üzerinden, ‘rutin’, doğal kapitalist üretim ilişkilerine doğru bir bakış bu. Sistematik kıyım, enkaz, ölüm ve hastalıktan beri gelerek, olağan kapitalizmin işleyiş tarzına bir bakış. İşte bu takibin sonuçları, 2011’den beri bu sarı-siyah tablolarla ifadesini bulan aylık ve senelik “İş Cinayetleri Raporları” ile size sunuluyor (Şekil 1 ve 2).

Şekil 1 ve Şekil 2: 2020 ve 2019 İş Cinayeti İnfografikleri, www.isigmeclisi.org

Bu basın, sosyal medya ve emek örgütlenmelerinin taramalarından derlenen, erişebilen iş cinayetleri verilerinin doldurulduğu tablolar işçi sağlığı, halk sağlığı ve çevre sağlığı algı zincirini oluşturmakta bir kapı görevi görebilirler. Fakat en baştan söylemem lazım, bu zinciri kurmak için faydalanmayı önerdiğim bu tablolarda paradoksal olarak meslek hastalıkları verilerini göremiyoruz. Burada rakam olarak gördüğünüzü en tedbirli hesaplama ile iki, bazı araştırmaların sonucuna göre ise da beş ila altı ile çarptığınız zaman o dönem içinde meslek hastalıklarından ölenlerin “takribi” bir rakamına ulaşıyoruz. Gene bir sene içinde hayatını kanserden kaybedenlerin en muhafazakar tahmin ile yüzde onunun mesleki kanserlerden öldüğü hesaplanıyor (Türkiye’de senede yaklaşık 130.000 kansere bağlı vefat üzerinden hesaplarsak, gene en az 13bin sadece mesleki kanserlere bağlı ölen çalışan olmalı.) Devlet öyle bir tanı sistemi kurmuş ki, o bürokratik sigorta aparatını aşıp da hastalık ve hastalıktan ölümünün meslek, iş, çalışma ile ilişkisini hukuken kurmak, yani tanı almak neredeyse imkansız hale gelmiş. Bizim de Meclis olarak ulusal veri toplayan bir gönüllüler ekibi olarak bu sistemik olarak oluşturulan karanlığa niceliksel olarak ışık tutmamıza imkan yok. Bu tablolara ancak basın, sosyal medya ve emek örgütlenmelerinden topladığımız ani, kesin, keskin olanı, yani günlük “kaza” kılığındaki ölümleri yansıtabiliyoruz. İş cinayeti raporları yalnızca sayılabileni gösterme ile kendini kısıtlayan değil, gösterilmeyen ve üstü örtülenin varlığını ifade edebilmek için de yapılan bir iş. O sene en az 2000 insan iş cinayetlerinde canını verdi dediğimiz anda, en az 10 bin ila 13 bin insanın da aynı sene uzun vadeye yayılan iş cinayetleri anlamına gelen meslek hastalıklarının uzun vadeli sonuçlarından öldüğünü ve gayet yüksek bir kapitalist sınıf bilinci ile görünmez kılındıklarını tahayyül etmemiz gerekiyor. İşte o gösteremediğimizi tahayyül etme mesaisi işçi sağlığını, halk sağlığı üzerinden ekolojiye bağlayan alanı oluşturuyor.

Meslek hastalığı esasında üretim sürecinde doğayı yağmalayan, metalaştıran, kaynağa çeviren, bunu yaparken de insan bedenini, zihnini, ruhsallığını, ömrünü, onu emekçiye, işçiye çevirerek kullanan ve metalaştıran kapitalist birikim sürecinin olmazsa olmazıdır. Kapitalist üretim süreci belli maddeleri kimyasal fiziksel mühendislik süreçlerle topraktan çıkarır, hammadde ve enerji kılar, aynı şekilde insan bedenini de işçileştirir ve bunları üretim araçları olarak somut bir coğrafya parçasında makineler aracılığı ile birleştirir. Ki o coğrafya parçaları küresel tedarik zincirleri oluşturan sermaye ağları ile birbirine bağlanmıştır. Sonra bu metalar, kendileri de başka bir veçhede üretici olan tüketicilere satılır. Yani bu doğanın bedenini kazan şirketlerin, kapitalizmin örgütlü faillerinin, işçinin bedeni ve tüketicinin bedenini de ayrı ayrı tasnif ettikleri, işledikleri ve izler bıraktığına dair bütünsel bakış çok önemli. 1

Demek ki esasında kapitalist üretim süreçlerinin girdilerinde kullanılan dönüştürülmüş doğa parçaları olan kimyasallar, tozlar, sair toksik malzemeler, pestisitler, radyoaktivite vs aracılığı ile insanları üretirken öldüren meslek hastalıkları Türkiye’de tamamen halı altına süpürülmüş. Meslek hastalıkları gündemi emek-ekoloji gündeminin ortaklığını meşru ve elzem kılan en önemli unsurlardan ve mücadele alanlarından biri. Bir çiftçi ya da mevsimlik tarım işçisi tarım ve ot ilacı, azotlu gübre gibi kanserojenlere maruz kalırken, aynı zamanda sınıfsal konumu ne olursa olsun onun ürettiği, hasadını yaptığı ürünleri alıp çocuğuna yedirenler esasında aynı riske başka bir şekilde maruz kalıyor. Meslek hastalıkları işçinin bedeninde öncelikle etkisini gösterir ve bunun üstü örtülürken, daha sonra da tüketici dediğimiz kesime musallat oluyor. İlkin işçinin bedeninde bireysel olarak algılanabilir ama etkilerinin üstü örtülen yavaş ölüm teşkil eden zehirler, daha sonra su, hava, toprak yoluyla daha büyük bir havzada birikip, daha bütünsel bir çevre felaketi haline geliyorlar. İşçinin bedeninin, çevre felaketini alameti olması işte böyle bir şey. İşte bu yüzden iş cinayetlerini, adım adım çevre felaketine götüren yavaş suçlara dair tutunacak dal, bir emare bir mücadele başlangıcı noktası olarak görüyoruz. Henüz meslek hastalıkları bu bütünsel mücadeleyi kurmanın bir alanı, bir manivelası, somut ani can kurtarma faydası olan aynı zamanda stratejik bir örgütlenme, bir müdahil bilgi alanı olarak kurulmamış durumda.

Çarkların dönmesinin, üretimin kutsandığı, çalışmanın toplumdaki en meşru, en olmazsa olmaz tanınma şekli haline geldiği, tüm varlığımızın çalışmamız üzerinden ölçüldüğü bu “meşru kapitalizmin makbul çalışma hayatında”, sadece her gün çalışma mahallerinde ve çalışma kaynaklı en az 20 ila 30 insan hayatını bırakıyor diyebilmek bile, kapitalist çalışmanın meşruiyetinin temelini hedef alacak güçte bir bilgi. Olağan çalışma hayatı, olağanüstü savaş koşullarından daha fazla insan öldürüyor. (Şekil 3). Çalışma mahallerinin birer cinayet mahalli haline geldiğini ortaya koymak gerekiyor. Özellikle işçi sağlığı – halk sağlığı- çevre sağlığı zincirini, emek-ekoloji mücadelesinin ortak hattını kurarken meslek hastalıklarının içine itildikleri karanlıktan çıkaracak gündem ve mesainin çok önemli olduğuna inanıyorum. Koskoca bir boşluk var o alanda!

Şekil 3: Konopacki’nin 28 Nisan 2010 İş Cinayetlerinde Anma ve Yas Günü İçin Çizdiği Afiş “Yüce Tanrı, eğer tüm servetinin bedeli kan ise, biz bu bedelin tamamını ödedik!”

Erişebildiğimiz neredeyse hepsi ani çalışma ölümlerine baktığımızda ise son senelerde, ne olursa olsun tarım ve orman işkolunun iş cinayetlerinde birinci sıradan inmediğini görüyoruz. Ki anlatmaya çalıştığım gibi tarım ile uğraşanın bedenine işlenen uzun vadeli hastalık ve ölüm sebebi meslek hastalıklarının sonuçları bu tabloda yok. Bu tabloda tarlalara taşınırken kitlesel olarak ölen mevsimlik tarım işçilerinin, orman köylerinde, patentli tohum, dolar bazlı kimyasal gübre, mazot, kimyasal ilaç derken borç kıskacında sözleşmeli üreticiliğe düşen, kendi mülkiyetindeki tarlalarda, şirket seralarında işçileşen, aynı borç kıskacında toprağını rant projelerine satan, en iyi ihtimalle başkasının toprağında ortakçı, icarcı veya işçi olan, ufak bir emekli maaşı ile geçinmeye çalışan, tarımdan çekilmedi ise, öz-sömürüyü artıran çiftçilerin üretim baskısı, uzun çalışma saatleri ve sistemik ihmal koşulları altında ‘kaza’ kisvesi altındaki ölümleri var. Ki tüm bunlar ciddi bir köysüzleşme ve tarımda proleterleşme yaşandığı dönemde gerçekleşiyor. Bir çalışma statüsünün radikal olarak, yok olurcasına dönüşmesine öznelerinin kitlesel beden ölümü eşlik ediyor. İnşaat işkolunda ise ölümlerin ilk sıradan inmediği 2017 öncesi idi. İnşaat işçisinin ölümünü, doğayı paramparça eden mega projeler, alt yapı projeleri, enerji projeleri, konut inşaatları bağlamına yerleştirince gene aynı düşünce ve eyleme zinciri kurulmuş oluyor. Bu kıyım ve yıkım üzerinden Türkiye’nin üretim coğrafyasını görüyoruz. Madencilikteki iş cinayetlerinin Türkiye’nin mutlak sayılarındaki azlığı, bu sektörün belli bölgelerle sınırlı olması ve kitlesel kazalar olmadığında ‘sayısal olarak’ çok görünür olmamaları, ikincisi de diğer tüm işkollarında olduğu gibi meslek hastalıklarının kayda geçirilmiyor olmasıdır. Bu zincir kurma egzersizini tüm can kaybı kaydettiğimiz işkolları için, ‘beyaz yakalı’ olarak tabir edilen işkollarında çalışanlar için de yapabiliriz, yapmalıyız.

Bir işçinin ölümünü çevre felaketinin işaret fişeği olarak tanımladığımızda, kapitalist emek alanını ‘işçici’ bir özcülük ve idealizm içinde değil, kitlesel, tüm türleri kapsayan, gezegensel bir kıyımı anlamaya, değiştirmeye bir kapı olarak gayet somut olarak bedeni, zihni ve ruhsallığı içinde konumlandırmış oluyoruz.” Parlak bir işaret fişeği’ kavramını şu şekilde açmaya çalışayım: Aynı kapitalist üretim rejimi içinde, hayvan fabrikalarında, endüstriyel hayvancılıkta her yıl milyarlarca hayvan öldürülüyor, yaban hayattan beslenen biyo-çeşitlilik kayboluyor dediğimizde verili statüko içinde aynı dikkati elde edemiyoruz. Kapitalizmin hukuki olarak kodifiye edilmeye başlandığı ilk anlardan itibaren hayvanları “mal” addeden bir insan-merkezli kültür içinde, ondan kopmaya yeltenen ortak bir mücadele kurmaya çalışıyoruz. Ama insan türü merkezli, insanın da kapitalist sistem dahilinde çalıştırılabildiği kadarının makbul olduğu hukuk ve haklar kültürü çerçevesinde çalışan insanların olağan halinin ölüm ve hastalığı sistemik olarak dayattığı üzerinden bir müdahil bilgi alanı kurmak, diğer türlerin de kıyımını kapsayacak ekolojik yıkımı ele alabilmemizi sağlayabilir.

İşçi sağlığı – halk sağlığı – çevre sağlığı zincirinin bütününe e-ekoloji, e-emek veya e-mekan gibi kodlar verebiliriz. Oluşamamış ama günümüzdeki en belirgin emekan mücadelelerine dair bir kaç örnek vermek isterim: Mesela “2000 yıllık Marmara Denizi’nin ölümünün ilanı’ olarak ifade edilen müsilaj konusu, geniş kamuoyunda şimdiye kadar ki ufak yerel ölçekteki çevre felaketlerinden daha fazla ilgi uyandırdı diye düşünüyorum. Coğrafi ve sınıfsal önyargılar tabi ki bunda etkili oldu ama bir mücadele hattını kurarken kamusallaşmanın önemini yadsıyamayız. Ama kıyımın kamusallaşabilen kısmı olan müsilajdan önce, yani ‘Denizin ölümünden önce’ o denizin suları, derin deşarj ile atığını atan Tuzla-Gebze-Dilovası-Körfez, Ergene Havzası, çevre felaketi açısından “Bermuda şeytan üçgeni” diye tabir etmek istediğim Lüleburgaz, Çerkezköy, Çorlu fabrikalarında, atölyelerinde; güneye inelim, Bursa’da metal fabrikalarında ya da Bandırma’da tavuk fabrikalarında, veya Çanakkale’de termik santrallerde ölen işçilerin, tüm tarım alanında bedenlerinde pestisitlere maruz kalan mevsimlik tarım işçileri, çiftçilerinin bıraktığı canları ve sağlıkları ile kayıpları ile ‘dolup taşmıştı’ bile (Şekil 4) . Ve bunlar çoğunlukla adli bir vaka olarak lanse edilip kesinlikle aynı kamuoyunun ilgisinden uzak tutuluyordu. Ama ne oldu, katman katman bu insanların ölümü, sağlıklarından, ömürlerinden çalınanlar koca bir denizin bedeninin ölümünü yarattı. Artık Büyükada’daki evinden, Marmara Adası’ndaki , Erdek’teki yazlığından bakıp da, “denize giremiyoruz, balık yiyemiyoruz” diyen, doğrudan bu işçilerin bedenine toksikleri yazan üretim süreçlerinin içine dahil olmayan, çoğu zaman da kendisini toplumdaki ayrıcalıklı tüketim imkanlarıyla tanımlayanların gündemine de Dilovası’ndaki, Ergene’deki çiftçinin, mevsimlik tarım işçisinin, fabrika işçisinin gündemi girmiş oldu. Bir potansiyel olarak. Örülmesi gereken bir mücadele gündemi olarak.

Mesele, çevrenin bedeninde ölüm gerçekleşmeden önce, bir ekosistem ölümü gerçekleşmeden önce işçinin ölümünü bu bütünsel bağlamda tematize ve politize edebilmek, bilgisini ve eylemi buradan kurabilmek. Yani ilişkisel bir analizle, şirketler Dilovası’nda üretim sürecinde kullandığı kimyasallarla meslek hastalığına yol açarak işçiyi ‘rutin üretim sürecinde’ öldürülüp, bu cürüm cezasız kaldığında,o üretimin atığı da ‘dışsallaştırılıp’ çok daha büyük bir sınıf mozaiğinin yaşamsallığı anlamına gelen Marmara Denizi gibi koca bir ekosistemi de gözlerden ırak ve yavaşça öldürmektedir. İşçiyi öldüren işçiyi öldürmekle kalmaz, üretilen meta ağı üzerinden tüketiciyi, ekosistemi de öldürür. Bu ölüm zincirinin halkaları arasında zamansal fark vardır. Demek ki o zamansal farkın da farkına vararak sebatla ve bütünsel olarak işçi sağlığı alanı emek ve ekoloji mücadelelerinde örülmelidir. Eko-kıyıma neden olan süreçleri, işçi bedeninde yıkım ve ölüm yaratan meta zincirinin başında konumlandırıp, şirket ağlarını çıplaklaştırarak, haritalayarak, bunun ilişkilerini derleyerek ilerlemek çok önemli. Bu örnekte, Marmara Denizi’ni kuşatan sanayi ve tarım havzalarındaki iş cinayetleri, meslek hastalıkları, kirlenme ile Marmara Denizi’nin ölümü arasındaki ilişkiselliği ortaya çıkaran bir çalışmayı esas alan bir mücadele.

Şekil 4: 23 Aralık 2016 tarih ve 29927 sayılı Mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan «Hassas Su Kütleleri İle Bu Kütleleri Etkileyen Alanların Belirlenmesi Ve Su Kalitesinin İyileştirilmesi Hakkında Yönetmelik» ile hassas ve az hassas ilan edilen alanlar.

Covid-19 pandemisi de bize yeni emek rejiminin yeni çevre rejimiyle ve ekolojik sınırlarla beraber düşünülmesini dayatıyor. Fakat bu iki ayrıştırılmış alanı beraber analiz edecek bile araçlardan büyük ölçüde mahrumuz esasında. Sadece politikada, sosyal hareketlerde, emek hareketlerinde, çevre hareketlerinde değil, bilimde de. Günümüzün sendikal yapılarına emek mücadelesi alanındaki yapılara, sosyalist hareketin parçacıklarına bakınca, bu gündemi yaratmak için ihtiyacımız olan alet-edevatın yönlendirilmesine olan gecikmişliğimize baktığımız zaman, uçurumun kenarına gelip aşağıya düşmeden önce uçmayı öğrenmek gibi bir mesai var. Şimdi o zaman ne yapabiliriz?

İşçi sağlığı, halk sağlığı ve çevre sağlığı bir bütün olarak gördüğümüzde, ilişkiselliği kurduğumuzda kapitalizmin gizli öznesi olan sermaye ağları üzerinden geriye sarmamamız ve şirket ağlarını çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Şirket suçlarını, suçtan geriye doğru suçun işlendiği mekanlara, iş kollarına, fabrikalara, tarlalara, seralara, madenlere doğru ve üretim sürecine çekmemiz gerektiğini. Bu kesinlikle bir iş kolu mücadelesi olamaz. Yaşam-mekan-mücadele teması odaklı olarak ele alınabilir. Mücadele teması derken, asbest üzerinden kentsel dönüşüm, gemi söküm üzerinden koskoca bir havzanın sağlığı, mikroplastikler üzerinden geri dönüşüm tesislerindeki yangın ve iş cinayetleri gibi şu anda boş bırakılmış alanları örmekten bahsediyorum. Asbestli, daha hangileri olduğunu, nerelerde olduklarını bile belgeleyemeden sökülen on binlerce binayı söken ve hafriyatını taşıyan işçilerin bedeni üzerinden, kentsel dönüşümle mücadele alanında o lifleri soluyan tüm canlıların sağlığını kurmaktan bahsediyorum.

Aliağa’da sipariş defterleri dolup taşan dünyada sadece dört ülkede var olan küresel endüstriyel gemi söküm alanından biri olan Aliağa Gemisöküm Bölgesi’nde seri olarak ölen işçilerin, buradaki bütünleşik çevre yüküyle hastalanan Aliağalıların, toprağının, havasının sorunu olarak ele alınmasından bahsediyorum. Bu sadece bir vaka, mesela Aliağa’da sökülmesi için anlaşması bağlanmış, binlerce ton toksik madde yüklü askeri gemi Sao Paolo/Foch’u Türkiye’ye sokmamak ve gemiyi tüm toksik malzemeleri ile üretenlerin bu toplumsal masrafı üzerlerine almaya zorlamak için uluslararası-yerel olarak kurulacak bir mücadele üzerinden de ele alınabilir. Bu alandaki ihlallerin en önemlilerinin de bütünleşik olarak belgelenip, ele alınmaktan henüz uzak olduğumuzu ama burada büyük imkanlar olduğunu görüyorum.

Keza gıda alanı: Hem işçilerin gıdaya adil erişimi, hem de sağlıklı gıda hassasiyeti yüksek olan kesimlerin önceliklerini, çiftçiler ve tarım işçilerinin üstü örtük kalan kanserleri ve yasaklanması gereken tarım ilaçları ve etkileri konusu ile beraber havza bazında ele alabilmeli, belgeleyebilmeliyiz. Soma’da Denizli’de olduğu gibi, bir nesilde çiftçilikten, maden veya sera işçiliğine geçişte emekçinin bedeni, zihni ve ruhsallığına olanlar ile, toprağa, ağaca, suya, havaya olanlar arasındaki paralellikleri yan yana ve ortak ele alabilmeliyiz.

Avrupa’nın ithal çöpü ile coşan, fazlasını onlarca geri dönüşüm tesisi yangını kisvesi altında kül eden büyüyen plastik sanayi üreticileri şirketlerinin iş cinayeti suçlarını, mikroplastiklerin uzun vadeli etkilerine karşı çevre mücadelesi içinde ele alabilmeliyiz. Yani emek-ekoloji mücadelesini sadece doğayla birincil olarak yüz yüze kalan tarım, maden, orman sektörleri için söz konusu bir mücadele değildir. Sendikaların da ekolojik mücadeleyi kavrayışlarındaki en önemli engelden biri bu sanırım.

Bunun için kurucu çaba verecekleri, iki rutini kırma ve yeniden kurma mesaisinin beklediğini görüyorum. Bunlardan birine emek mücadelesi, diğerine ise çevre mücadelesi öznelerinin rutininde sık sık rastlıyoruz.

1. İstihdam ve ekonomi odaklı, çoğu zaman somut işyeri odaklı bile olamayan ekonomik veya üst ölçekli-siyasi sendikacılık rutinini kırarak, normali karşısında işyeri ve yaşam alanlarını beraber ele alan yaşam/mekan odaklı bir gündem ve örgütlenme pratiğini kurmak :

Meslek hastalığına yol açan üretim süreç, malzeme ve çevresel faktörlerin (işyerinde, hastanelerde, ölüm kayıtlarında, mahkemelerde…) yerel çevre hareketleri ile tespiti, bunların dava konusu yapılması vs. emek-ekoloji mücadelesinin iç içe geçtiği bir alan. Keza, içinden geçtiğimiz derin yoksulluk, borçlanma ve gıda enflasyonu ortamında emekçilerin sağlıklı gıdaya erişimi, işçilerin tarım üreticileri ile işçilerin gıdaya erişim birliklerinin kurulması, market zincirine bağlı kalmadan işçiler ve üreticiler arasındaki ağların kurulması, bu da emek mücadelesinin alanında bulunuyor. Ne yediğimiz, ne içtiğimiz, hangi havayı soluduğumuz, bütün bunları sendikal gündem haline getirmek süreci, örgütlenmenin kendisi değil mi? İşçileri çocukları ile beraber ele aldığımızda, emek adaleti ve nesil adaleti üzerinden, tekrar çevre adaleti mücadelesine varıyoruz.

Biraz önce “al gündem emek” ile “yeşil gündem ekolojiye” dair hatırlatmak istiyorum. Artık emek mücadelesi kitleleri arkasından sürükleyecek, bu yangın yerinde bir patika sunacaksa, yalnızca dar manada insan türünün çalışmaya mahkûm işçi sınıfına daraltamamalı bakışını. Kendisiyle beraber sömürülen, kendi türü dışındaki canlıların ve doğanın sömürüsünü bu krizin parçası olarak ele almak zorunda. Yani artık emek hareketinin diline, eylemine, işbirliğine ekoloji gündemi dahil edilmek zorunda. Yani işte ne olursa olsun “istihdam istiyoruz, işyerimiz çevreyi kirletiyorsa da yine de istihdam, ücretlerimizi istiyoruz, sosyal haklarımızı istiyoruz, modern bir ev, tüketim dünyasında biz de üst sınıflar gibi arzularımızı dindirmek istiyoruz, örtük olarak dünyanın yağmasından biz de pay istiyoruz” popülizmi üzerine bir emek örgütlenmesi kurulamaz. Ekonomik sendikacılık, kendi kendini yeniden üretebilme kaygıları ile içine kapandı ve miadını doldurdu diye düşünüyorum. Yaşamın tüm veçhelerini içine alan, emek sömürüsünü bu dünyaya giriş kapısı olarak gören direnişlerin dilini, ekiplerini, alet-edevatını kurmak gerekli diye düşünüyorum.

2. Gelelim çevre mücadeleleri alanında, bağlantılar kurmayı zorlaştıran, hatta bazen engelleyen ikinci rutine. Çevre ‘savunusu’ alanının, şirketlerin, failleri gözden ırak tutan STK’ların Kamusal Sosyal Sorumluluk (KSS) ve Halkla İlişkiler (PR) faaliyeti olmaktan çıkartmak için, çevre yıkımı sonuçlarını sıkı sıkıya üretim süreçleri ve buradaki sınıf çatışmaları ile ilişkilerini kurarak ele almak elzem geliyor. Sırf akılda değil, şirket ağları üzerinden, tedarik zincirleri üzerinden, şirket kır-kent ortak yatırımları üzerinden mekanda da. Bu konuda elde, kurumsal emek-çevre alanındaki emek ve meslek örgütlerinden dört ilericisinin bir ‘yan yana’ durma rutini var. DİSK, KESK, TTB, TMMOB ortak basın açıklamaları ile uzun bir masada yan yana oturarak bu rutini kuruyorlar. Ama çoğu zaman bir yuvarlak masa etrafında bir sorun ve mücadele alanının bilgisini, yerelden ve uzmanlardan derlenmiş bir mücadele takvimi içinde kurmak için değil. Dönüştürme gücü kurma siyaseti yerine, kurumsal görünürlük siyaseti ağır basıyor ve her meslek grubu kendi uzmanlık diline ve basın açıklamalarına kapanıyor. Somut sorun odaklı ortaklaştırılan müdahil bilginin bu görünürlük ve içe dönük kurumsal gündemlerin önüne geçme zamanı geldi geçiyor bile.

Somut, tematik yan yanalıkların kurulmasında şirket takipleri, sermaye haritalamaları henüz kurulmamış bir alan. İngilizcede ‘Corporate Watch’ denilen alan, çevre, emek ve tüketici örgütlerinin şirketlerin ‘ensesinden ayrılmadığı’, tüm hareketlerini, iç örgütlenmelerini takip ettiği inisiyatiflerden ilk aşamada sayılabilecek olan bazıları şunlar: Center for Corporate Accountability (promoting worker’s health and safety 2000-2009), https://corporatewatch.org/, https://www.corp-research.org/home-page, Violation Tracker, Reports , Corporate Rap Sheets, Guide to Strategic Corporate Research, Dirt Diggers Digest). Türkiye’de ise bu alan henüz emekleme aşamasında. ‘Güçlülerin yavaş suçlarını’ ve ilişkilerini, yatırım ağlarını çalışmak, sürekli şirketlerin ensesinde olmak için kolektiflerin kurulması gerektiğine inanıyorum. Tarihsel dönüşümün öznesi, faili, bu yüzden de ‘Tek Tür’ bütünlüklü anlayışı kapsamında çevre, halk ve işçi sağlığı alanında tanık olduğumuz suçlarda şirketleri, sermayenin örgütlü formunu bu kadar gözlerden kaçıran ne olmuşsa olmuş, artık bu eğilimi tersine bükmememiz gerektiği açık. Bağ kurma zeminini sermayenin hane ve bedeni de dahil eden tüm kılcal damarlarının arasındaki ilişkileri, ücretlendirilmemiş emekten, tedarik zincirlerine, devletle ayrıcalıklı ve yoz ilişkilerden, formel işyerlerine kadar tarayarak kurduğumuzda bunun bir ortak hareket ve tazyik noktaları arama sürecine de dönüşeceğine inanıyorum.

Bu kısalık içinde epey soyut kalmış sunumumu bir iki başlık ile sonlandırmak istiyorum. Emekan ortak mücadelelerini örmek için öncelikli konular, havzalar veya şirketler var mı, belirleyelim! Asbest ve kentsel dönüşüm? Nükleer, Akkuyu? Cengiz İnşaat ve Şurekası Yatırım Ağı? PR politikaları açısından daha makbul kültürel sermayesi ve uluslararası sözleşmeler ile bağlanmışlığı yüksek Koç, Eczacıbaşı, Sabancı gibi şirketlerin yatırım coğrafyalarında yıkım ve kıyımlar? Tarım İlaçları üreten tekeller ile çiftçiler-tüketiciler-doğa zinciri? Meslek hastalıklarında belgeleme? Geri dönüşüm sektörü (işçiler, yangınlar, iş cinayetleri, mikroplastikler, su/hava…) “Yenilenebilir enerji” denilen alanında kıyımlar? Hayvan ‘fabrikalarında’, endüstriyel hayvancılıkta mezbahalarda çalışma ve katliam…

Hangisine, hangilerine yoğunlaşırsak yoğunlaşalım, bir optik ayar yapmaya gerek olacak. şimdinin zamanına ve yıkımlarına bakmak için bir mercek ayarı yapmak yönelimi tespit etmek için. Bu mercek ayarı bir kaç hareketten oluşuyor kanımca. Yaza yaza değil, yapa yaza kuracağımız bir yolun taşlarından bunları ayrıştırabiliyorum:

  • Mücadele gündemini emekan perspektifi ile seçmek (sorunsalı, temayı formüle et!);
  • Mücadele ağının içeriğini ve aktörlerini dökmek (Check-listesi hazırla);
  • Mücadele takvimi ve işbölümüne karar vermek;
  • Mücadele kazanımlarını kısa-orta vadede belirlemek;
  • Bilgi zemini, bilgi ortaklaştırması, hukuki mücadele, uluslararası ve ulusal taban örgütleri ile ilişkiler, sokak mücadelesi ve iletişim hattını tasarlamak ve mücadelenin tüm bilgilerini ve kazanım/duygusal beklentileri alanı sosyal medya kampanyası üzerinden kurulabilirmiş gibi harcamamak;
  • Hukuki mücadeleyi bir manivela olarak aktif olarak bilimsel bilgi ve kamuoyu desteğini sabitleyecek rutinlerle örmek…

KUTU: Venedik’in Hinterlandındaki Porto Marghera İşçi Komitelerinin Çevreciliği: “(Toplumsal ve Ekolojik) Hasara (nocività) Karşı”

Bu sunuma, İşçi-sınıfı ‘çevreciliğinin’ zayıf olduğu iddia edilen 1960-70’lerde Veneto Bölgesi Venedik ilinin içinde ve kuzeyinde kalan yoğun petrokimya sanayi bölgesi Porto Marghera işçilerinin siyasi komitesinin ‘Hasara Karşı’ manifestosu, talep ve eylemlerine dair kısa bir bilgi notu koymak isterim. İtalyan Komünist Partisi ve buna yakın CGIL sendikasının prodüktivist yaklaşımlarına muhalefet ile, çalışma hayatında sadece işçilerin bedeni değil yabancılaşan zihinleri ve ekoloji üzerinde de ‘hasar’ yaratan kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkilerine karşı bütünsel bir eleştiri, eylem hattı ve talepler bütünü formüle eden Porto Marghera işçilerinin hafızaları günümüzün emek-ekoloji bütünlüğündeki mücadelelerine ışık tutar nitelikte. Fabrikalar ve işçi mahalleleri bütünlüğü içinde, meslek hastalıkları, yabancılaşmadan kaynaklanan psiko-sosyal riskler ve çevre yıkımına karşı ‘Hasara-Karşı’ yaklaşımının somut talepleri, kapitalist işi temelinden sorgulayan ilkeler ve pratikler üzerine kurulmuş. Öncü işçiler, özellikle bölgenin en büyük fabrikası Petrolchimico’da çalışan teknisyenler ve entelektüellerin birliği içerisinde gelişmiş bu akım. Yahudi soykırımı sırasında Nazilerin ileri kimya teknolojisinin toplama kamplarında kullanması hafızasına sahip bir kimya teknisyeni olan Augusto Finzi öncülüğünde formüle edilmiş. Bu akıma desteğe koşan Hardt, Negri gibi entelektüelleri bilip, bu kuram bütününün sadır olduğu bu önemli işçi örgütlenmesi deneyimini yeni keşfediyor olmak benim için Türkiye’nin tercüme sol literatür kültürünün baktığı ve bakmadığı, tercüme ettiği ve etmediği, iktibas ettiği ve etmediği alanları de tekrar düşündürdü. Sağlık hakkı mücadelesini, sadece daha ‘zehirli’ iş alanlarında çalışanlar için değil, tüm işçi mahalleri, gayri menkul spekülasyonu alanına sokulan barınma koşulları, yeniden üretim alanı ve işçinin yabancılaşan zihni için talep etmeleri, daha fazla iş daha fazla ücret değil, daha az zehire maruz kalınan daha az çalışma saati ve daha fazla ücret perspektifini, ‘büyüme, hızlanma’ değil, uzun vadede neyin , ne kadar, ne için üretileceğinin özerk olarak belirleneceği ‘küçülme’ ereği içinde konumlandırmaları, fazla mesai ve gece çalışmasını ‘işçinin ömrünün paraya dönüşmesinin işçi eliyle desteklenmesi’ anlamına geleceği için reddetmeleri, çalışma sağlığını çalışma ortamında değil kapitalist üretimin tüm çevreye izini bıraktığı işçinin bedeni üzerinden tanımlamaları, mahalle / yaşam alanı mücadelelerini fabrika mücadelelerinin basitçe bir devamına indirgemezken, sınıfsal ekseni hiç gözden kaçırmadan, sistem tarafından işçi-veli-tüketici-vatandaş olarak bölünmüş kategorilerde ele alınmalarının emek örgütleri tarafından tekrar edilme hatasına düşülmemesi vurguları, daha adı koyulmadığı bir dönemde kapitalist değer üretimini, yaşamın üretiminin önüne koymaya devam eden ‘yeşil kapitalizm’e getirdikleri reddiye, işçi mahallelerine ‘dışsallaştırılan’ kapitalizmin zehirli havası, çöpü ve suyunu işçi örgütlenmesinin sorunu olarak konumlandırmaları, işe ulaşım zamanının iş zamanından sayılması ve ödenmesi gibi yeniden üretim alanlarını üretimin sorunu haline dönüştüren talepleri, ve ‘ya sağlığın ya işin’ ikilemi, “iş şantajına” karşı çıkmaları, çalışanların psiko-sosyal dengelerinin kapitalist iş ile bozulmasını ‘çevre hasarlarından’ saymaları ve görünür kılmaları, sağlık ve hayat kaybının parasallaştırılması ve bireysel tazminatlara kapatılmasını temelden reddetmeleri, tedavi edici değil önleyici sağlık sistemi vurguları, meslek hastalıklarından ölüm ve verimlilik kayıpları yeterince artınca, işyerinde meslek hastalığı yaratan ortam, malzeme ve makinelerin yerine daha ileri teknolojilerin geleceği ama bunun yabancılaşmayı ve emek kontrolünü artırıp psiko-sosyal, ruhsal hastalıkları artıracaklarına dair tamamen doğru olduğu gelecekte anlaşılacak öngörüleri, bu yüzden ‘Hasara-karşı’ çalışma süreleri, şiftler, çalışma hızı, çalışma gruplaşmaları gibi tüm emek kontrol mekanizmalarını da ele almaları, ve iş organizasyonunun çevre ile girdiği tüm ilişkileri içinde bütünsel hedef almalarından öğrenecek, ilham alacak çok şeyimiz var. (Kaynak: Lorenzo Feltrin & Devi Sacchetto. 2021. “The work-technology nexus and working-class environmentalism: Workerism versus capitalist noxiousness in Italy’s Long 1968“, Theory and Society (2021) 50:815–835) [“İş-Teknoloji Bağı ve İşçi Sınıfı Çevreciliği: İtalya’nın Uzun 1968’inde İşçicilik, Kapitalist Hasara Karşı”]

Görsel: 27 Şubat 1973’te, Porto Marghera işçi grubu – sanatçı Giovanni Rubino’nun yardımıyla – işçilerin “ilerleme” sunağına gömülerek kurban edilmeyi reddetmelerini sembolize etmek için İsa’nın gaz maskesi taktığı bir yerleştirme sahneledi. Bu sahne işçi mücadelelerinin en ikonik görüntülerinden biri haline geldi. Kaynak: Lorenzo Feltrin, 2021, “Kayıba Karşı: Porto Marghera İşçilerinin Siyasi Komitesi’

1 Emek ve Ekolojiye aynı anda bu bütünsel bakışı, Türkiye’deki çevre mücadelelerinin içinden ve sistematik takibinden gelerek geliştiren aşağıdaki yeni değerlendirmelere de bakılması faydalı olacaktır: Fevzi Özlüer, Ethemcan Turan, Sinan Erensü, ‘Türkiye’de Ekoloji Mücadelesi: Sınıfsal ve Tarihsel Arayüzler Arasında Nereden Nereye?’, İsyanın ve Umudun Dip Dalgası, (ed: Erensü/Turhan/Özlüer/Gündoğan, 2016, Tekin Yayınevi), 15-39; Ekoloji Kolektifi, ‘Emeğin Ekolojisini Yaratmak’, aynı kitaptan, 59-63; Sinan Erensü, ‘Beklenmedik Bir Emek-Çevre Koalisyonu: Murgul’un Kısa İsyanı’, In D. Yıldırım and E. Haspolat (eds.), Karadeniz’i Anlamak, Istanbul: Ayrıntı. 2016; Sinan Erensü, ‘Gezi’nin İlhamını Yerelde Aramak: Karedeniz ve Çevre Mücadeleleri’, aynı kitapta.