Hegemonik İklim Siyasetine Karşı Halkın İklim Siyaseti – 2

Bu makale, Polen Ekoloji Kolektifi ve Abstrakt Dergi'nin ortaklaşa hazırladığı "Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım: Mücadele Yolları ve Alternatifler" başlıklı dosyada yer almaktadır. Prof. Dr. Aykut Çoban, Hegemonik İklim Siyasetine Karşı Halkın İklim Siyaseti isimli makalesinde devlet-sermaye-STK üçgeninde şekillenen hakim iklim siyasetinin sınıf niteliğini gözler önüne sererken, iktisadi-sınıfsal-politik zeminlerde halkın iklim siyasetinin serpilip gelişmesinin olanaklarını tartışıyor. Bu kapsamlı çalışma okuma kolaylığı sağlamak üzere iki bölüm halinde yayınlanmıştır.

0
233

          Click here for the English version.

Çalışmanın birinci bölümü için tıklayın.

İktisadi Sorun – İktisadi Mücadele

 İklim krizi, iktisadi bir sorundur.

Ekolojik bakımdan üretim, enerji ve maddenin dönüşümüdür. Fizik yasalarına göre bu dönüşümde girdiler ve çıktılar (elde edilen yararlar yanında geriye kalan atıklar olarak çıktılar) birbirine eşittir. Kapitalist üretim ise böyle bir girdi-çıktı eşitliği içinde emek sömürüsüne denk düşen bir artık ürün elde edilmesini şart koşar. Ekolojiyle kapitalist ekonomi arasındaki çelişkinin kaynağı da burasıdır (Altvater, 1989: 67). Çünkü sermaye birikiminin olması için durmaksızın artık değer üretilmesi; madenler, ormancılık, hayvancılık, fosil enerji sektörlerinde olduğu gibi sürekli olarak girdi kullanımının artmasını ve sonuçta karbondioksit, metan vd. olarak da atıkların miktarının sürekli artmasını sonuçlandırır.

Sermaye kesintisiz biçimde büyüme eğilimindedir. Sermeye birikiminin yavaşlaması ya da kesintiye uğraması iktisadi kriz yaratır. Sermaye birikiminin sürmesi için de meta üretiminin genişlemesi bir zorunluluktur. Meta üretimi doğa ve emek sömürüsü sayesinde mümkündür. Meta üretimi olarak iktisadi etkinliğin amacı, kârın (artık değerin) ençoklaştırılmasıdır (maksimizasyonudur). Bunun için ucuz enerji sağlanır, yoğun hammadde kullanılır, emek sömürü oranı artırılır, doğa ticarileştirilir ve metalaştırılır, geride atıklar ve salımlar bırakılır. Örneğin, imalat, enerji, madencilik, inşaat, çimento, endüstriyel hayvancılık, turizm, kerestecilik şirketlerinin etkinlikleri ormansızlaşmaya yol açar. Ağaç keresteye, orman maden sahasına, vadi taş ocağına, mera atık depolama alanına, yayla turistik tesise, tarla konut alanına, zeytinlik termik santrale dönüştürülerek arazi kullanımı değiştirilir. Ormansızlaşma, mera ve otlakların yitirilmesi, betonlaşma vb. süreçlerinde arazi kullanımının değişmesi, doğanın salımları emme kapasitesini felce uğratır. Bir yandan meta üretimi ve tüketimi süreçlerinde salımlar artarken bir yandan da arazi kullanımının değişmesi iklim değişikliğini hızlandırır.

İktisadi etkinliklerle üretilen tüm nesneler, makineler, tuğlalar, plastik, yol, beton ve benzerlerinin toplam kütlesi, yeryüzündeki canlıların toplam kütlesini ilk kez 2020 yılında aştı. Son yirmi yılda insan elinden çıkan maddelerin toplam kütlesi iki katına çıktı. Bu hızla gidilirse 2040’da şimdikinin üç katına çıkmış olacak. O kadar ki, her hafta ortalama bir insanın biyokütlesi kadar yapıntı üretiliyor (Elhacham, Ben-Uri, Grozovski, Bar-On, Milo, 2020).

Bu yapıntılar, nesneler kapitalizmde ya metalar olarak ya da meta üretimini ve tüketimini destekleyecek enerji, yol, havalimanı, baraj vb. altyapı sistemleri olarak üretilirler. Metaların hem üretimleri hem de tüketimleri sırasında enerji kullanılır. Meta üretiminde kullanılan temel enerji, fosil enerji kaynaklarından sağlanır. Fosil enerji, kolay depolanması, bir yerden başka yere taşınmasının kolaylığı, 7/24 ulaşılabilmesi nedenleriyle kapitalist üretimde bağımlılık yaratmıştır. Meta üretiminin artmasına koşut olarak fosil enerji kullanımı, buna bağlı olarak da salımlar artmıştır. Yine meta olarak et üretiminin endüstrileşmesi, hayvancılığa bağlı metan ve karbondioksit salımlarının artması sonucunu doğurmuştur. Daha önce de belirttiğim gibi, salımların artması sonuçtur. İklim değişikliğinin nedeni, sermaye birikimini sürdürme amacıyla artan meta üretimi ve tüketimidir. Bu nedenle yalnızca salımlara odaklanan mevcut politikalarla iklim değişikliği engellenemez.

Bu olgu, iklim sorunu karşısında iktisadi mücadele alanında meta üretimini ve tüketimini geriletme zorunluluğunu gösterir. Bunun için emeğin yeniden üretimi süreçlerinde özel mülkiyet ilişkilerinin yeniden üretimini engelleme pratikleri geliştirilebilir, yaygınlaştırılabilir. Emeğin biyolojik ve toplumsal yeniden üretiminin gerçekleştiği ev, mahalle, köy, kent ölçeklerinde, mahalle komiteleri, meclisleri, komünleri eliyle kolektif üretimin ve kolektif tüketimin örgütlenmesi sağlanabilir. Örneğin, mahallelinin kendi gereksinimi için komünal bostanlar, birbirine yardım, imece, dayanışma, mahallede kolektif tüketim alanlarının inşa edilmesi (çamaşırhane, ütü odaları, ortaklaştırılmış internet erişimi, ortak kullanıma açılmış alet-edevat ve nesne paylaşımı, sinema-tv odaları, onarım atölyeleri…) Sermaye düzeni hazır salçanın, kurutulmuş bamyanın meta olarak marketten satın alınmasını dayatır. Mahallelinin imeceyle salça yapması, bamya kurutması, gereksinime göre paylaşması, mahallelinin gereksinimini karşılamak için dikimevi kurulması, köylüler arasında tohum değiş tokuş ağlarının geliştirilmesi, parası olan ya da kredi çeken her çiftçinin traktör satın almak yerine ortaklaştırılan köy traktörleriyle üretimi planlamaları, ortaklaştırılmış üretim etkinliklerinin birkaç örneği olarak burada belirtilebilir.

Tüm bunlar her bir evde ayrı ayrı bireysel kullanım için nesne satın almayı engeller, bireyci değerleri, özel mülkiyetçiliği geriletir, bireysel tüketimi kolektif yollarla sınırlar, meta üretimine köstek olur. Bu yararları sayesinde ekosistemler ve iklim üzerindeki yükü azaltır, ayrıca üretimle tüketimi ortaklaştırırken emekçilerin toplumsallaşmasını, birlikte örgütlenmesini, birbirleriyle temasını da genişletir. Bu tür toplumsallaşma, emekçi kesimlerin siyasallaşmanın ilk basamağıdır aynı zamanda.

Mahalleyi bir yatakhane alanı olarak değil de kolektif üretim, paylaşım, karar alma ve uygulama, ekolojik direnme ve iyileştirme, müzik, sanat, kültür etkinlikleriyle toplumsal yaşam alanı olarak düşünmeliyiz. Böyle bir kolektif olarak mahalle ve köy, kapitalist iktisadi ilişkileri terk etme olanaklarını araştırma ve bulma deneyimidir.

Sendikalar, iktisadi mücadelenin önemli örgütleridir. Meta üretiminde yer alan emekçilerin sömürüsüne karşı örgütlü, kolektif bir birlik olarak hak arama araçlarıdır. Bu nedenle ekolojik örselenmeye karşı da emeğin mücadelesini yükseltme olanağına sahipler. Bununla birlikte, Türkiye’de resmi rakamlara göre, 14 milyon işçinin yalnızca 2 milyonu, yani yüzde 14’ü sendikalı. İki milyon sendikalı işçinin yalnızca yüzde 6’sı kadın (Gazete Duvar, 2021; Çetin, 2021). Bu verilere bakıldığında Türkiye’de sendikaların güçlenmesine, sendikal bürokrasilerin zayıflatılmasına, sendikalılaşma için atılıma gereksinim duyulduğu açık. İklim ve ekoloji mücadelelerin yükselişte olduğu günümüzde sendikalar bu mücadelelerin içinde yer alarak iki ayrı yarar elde edecekler. Sendikal örgütler, ekoloji mücadelesi içinde aktifleşen emekçilerle eylem içinde güven ilişkisi kurarak sendikalaşmayı sağlayabilirler. Aynı zamanda emek-ekoloji ortak eylemliliğine örgütsel olarak güç katarlar. Kaldı ki, iklim değişikliğinin aşırı hava olayları olarak belirtileri, işyerinde, tarlada, mahallede en çok emekçileri etkilediğine göre, tüm sendikaların iklim mücadelesini sendikal mücadelenin doğrudan parçası kılması bir zorunluluktur. Sendikalar, iklim taleplerini toplu görüşme ve toplu sözleşmeye içererek gündemleştirmeliler. Bunun yanında sendikalar, iklim değişikliği siyaseti, siyasal ekoloji, ekoloji/iklim mücadelesinde hak arama yolları, emek ve iklim mücadelelerinin etkileşimi ve örgütsel koalisyonu konularında üyelerine yönelik eğitim programları düzenleyebilirler.

Sendikaların çatısı altında meta olmayan nesnelerin üretimi ve üyeler arasında paylaşılması örgütlenebilir. Bu etkinlik alanları sendika arazisinde tarımsal üretim olabileceği gibi, ev aletlerini onarım işliği, dikiş işliği, okuma işliği, resim işliği, siyasal tartışma işliği, yerel TV ve radyo yayını işliğidir. Bir yandan meta üretimi ve tüketimine sendikal direnç geliştirilirken bir yandan da işliklerde iklim ve başka konularda siyasal bilinçlenme ortamı yaratılmış olur.

Sendikaların güçlü olduğu yıllarda ABD’de, Brezilya’da, İtalya’da (Barca, 2012), Avustralya’da (Pepper, 1993: 236) işçi sendikalarının kazanımla da sonuçlanan ekolojik talepler içeren mücadeleleri oldu. Daha yakın dönemde 1999 yılında Dünya Ticaret Örgütü karşıtı gösterilerde sendikalarla ekoloji mücadeleleri yan yana Seattle sokaklarındaydı. New York’ta 2014 yılında yapılan Büyük İklim Yürüyüşünde alandaydılar. Greta Thunberg’in başını çektiği 2019 okul grevleri ve gösterilerine destek bildiren pek çok sendika oldu. Bunlar önemli, ama yeterli değil. Sendikalar iklim mücadelesinin, örgütsel olarak emek cephesinden bağlarını kuran belirleyici aktörler olmaya zorlanmalı. Üyeleri tarafından, farklı sendikalar, meslek odaları, dernekler, akademik örgütler, ekoloji mücadeleleri, siyasal partiler tarafından zorlanmalı, cesaretlendirilmeli, desteklenmelidir.

Dünyada ve Türkiye’de besin üretimi tekelleşti. Besin maddelerinin ithalatı yaygınlaştı (taşımacılığın iklim etkisi). Tohum metalaştırıldı (biyoçeşitlilik kaybı). Küçük çiftçilere devlet destekleri azaltıldı ya da tümüyle kaldırıldı. Tarım topraklarının ve tarımsal üretimin şirketlerin elinde toplanmasına yönelik düzenlemeler yapıldı.1 Böylece önü açılan endüstriyel tarım, enerji yoğundur (iklim etkisi). Ayrıca tüm bu gelişmeler emekçilerin besin maddelerine erişimlerini daha da zorlaştırıyor. Bu nedenlerle kooperatif örgütlenmelerle besin maddelerinin metalaştırılmadan ortaklaşa üretilmesi ve paylaşılması özellikle önemli. Burada kritik bir uyarı ise şudur: Yukarıda örnek verdiğim mahalle, komün, sendikal etkinlikler için olsun, kooperatif pratikler için olsun belirleyici ölçüt, kapitalist ilişkileri yeniden üretmemektir. Bunun yöntemi, emek sömürüsüne yer olmaması, ortak karar almanın ve kolektif çalışmanın yerleşmesi, meta üretimi değil üyeleri için geçimlik üretim yapılmasıdır. Bu ilkelerle örgütlenmiş kooperatif yöntem, iklim zararlısı endüstriyel/kapitalist tarım ve hayvancılığın önünde set oluşturur.

Sınıfsal Sorun – Sınıf Mücadelesi

Yukarıda iklim sorununun ideolojik, zaman-mekan ve iktisadi boyutlarını incelerken sermaye ile emek arasındaki eşitsizlikleri, çelişkileri, karşıtlıkları vurgulamıştım. O tartışmalarda iklim değişikliğinin sınıfsal bağlarını da göstermiş oldum. Orada girmediğim sınıfsal yönleri şimdi ele alabilirim.

İklim sorunu sınıfsal bir sorundur. Sınıfsallığı somutlaştırmak için uluslararası havacılık sektörü örnek verilebilir. Daha ortada Covid 19 salgınının olmadığı 2018 yılı verilerini kullanan bir çalışmada, o yıl dünya nüfusunun yüzde 11’inin uçakla yolculuk yaptığı, yalnızca yüzde 4’lük bir kesimin ülke dışına çıktığı saptanır. Havacılıktaki salımların yarısını, dünya nüfusunun yüzde 1’ini oluşturan “süper yolcular” yapıyor. Bunlar sermaye sınıflarında yer alan ve en çok uçan “elit yolcular” olarak adlandırılanlar. Havacılığın bir yıllık iklim zararının parasal karşılığının 100 milyar dolar olduğu tahmin edilmektedir. Salımların yarısını yapan sınıf, bu zarara katlanmadığı için yılda 50 milyar dolarlık örtülü bir mali destek görüyor denilebilir (the Guardian, 17 Kasım 2020). Bu veride sınıfsallığın birkaç yönü birden saptanabilir. Birincisi, yoksulların zaman-mekan sıkışması yaşamalarından ziyade mekana sıkışmış olmalarıyla ilgili. İkincisi, salımları hangi sınıf üyelerinin yaptığıyla ilgili. Üçüncüsü sermaye sınıflarının yaptığı havacılık salımlarının mali yükünün dünyanın yoksullarının ödemek zorunda bırakılmasıyla ilgili. Dördüncüsü de havacılık sektörü otuz yıldır ve hâlâ salım azaltım mekanizmalarının dışında tutulduğu için hegemonik iklim siyasetinin sınıfsal niteliğiyle ilgili.

Başka bir araştırmada dönemsel bulgulara yer verilmektedir. Buna göre, dünyanın zenginlerinin oluşturduğu yüzde 10’luk bir nüfus 1990-2015 yılları arasında yapılan toplam salımların yüzde 52’sinden sorumlu. Buna karşılık dünya nüfusunun yarısını oluşturan yoksulların aynı dönemdeki payı, salımların yalnızca yüzde 7’sidir. Dünyanın en zenginlerinden oluşan yüzde 1’lik bir nüfus kesiminin tüketimleriyle oluşturdukları kişi başına salımlar, dünya nüfusunun yarısını oluşturan yoksulların kişi başına salımlarından yüz kat daha çoktur (Oxfam, 2020).

Kişi başı salım karşılaştırmaları genellikle tüketim süreçlerinde ortaya çıkan salımları gösterirler. Sanayici, yatırımcı, banka sahibi, tüccar, müteahhit, rantiye vb. sermaye kesimlerinin üretim süreçlerinde ve fosil şirketlere finansal piyasalarda yaptıkları yatırım ve benzeri pratiklerde yol açtıkları ekolojik yükler dikkate alınırsa sermaye ile emek arasındaki ekolojik farklar daha korkunç bir görünüme bürünür.

Yinelemek zorundayım, yalnızca salım verileriyle ilgilenmek, karbonu fetişleştirmektir. Bu hataya düşmemek için kapitalizmin yapısal olarak ekolojik ve iklimsel yıkıma yola açtığı gerçeğinden uzaklaşmamakta yarar var. Nancy Fraser’ın dediği gibi, sermaye sınıfları madenleri, petrolü, kömürü, doğalgazı çıkarma, elektriği üretme, orman, kıyı, otlak, tarım, arazilerini kullanma, gıda sistemlerine biçim verme, ilaç, aşı geliştirme ve patentleme, atıkları bertaraf etme gücünü ve yetkisini ellerinde tutarlar. Bu da demektir ki onlar, doğadaki maddeleri, havayı, suyu, toprağı, hayvan ve bitki topluluklarını, ormanları, okyanusları, atmosferi, iklimi kontrol etmede en büyük pay sahipleridirler. Böylece kapitalist sistem sermayedarlara yeryüzünü yıkıma sürükleme güdüsünü (kâr), araçlarını ve fırsatlarını verir (Fraser, 2021: 102).

Bu kadarla da kalmaz. Sermaye sınıfları doğanın öğelerini birikime dönüştürme sürecinde öteki tüm toplum kesimlerinin doğaya erişimine engel olurlar. Erişime kapatmanın iki biçimi var. İlki doğanın sermaye tarafından çitlenmesidir. Tohum tekelleri çiftçinin kendi tohumunu kullanmasına engel olur. Turizm şirketleri kıyıları, yaylaları, keresteciler ormanları, HESçiler dereleri, RESçiler meraları, kıyıları, TESçiler ormanları, zeytinlikleri, ovaları, AVMciler kent meydanlarını, parkları, madenciler taşı toprağı, ormanı çitle çevirirler, özel mülkiyet rejimine tabi kılarlar. Böyle olunca emekçilerin, geçim araçları ve yaşam alanları olarak doğayla ilişkileri kopar. İkincisi de sermayenin yarattığı kirlilik ve ekolojik yıkım, emekçilerin doğadan çeşitli biçimlerde yararlanmalarını engeller. Temiz hava soluyamaz, temiz su içemezler. Çitlenen kıyıda güneşlenemez, ormanda yürüyemez, dereden su içemez, meydanda miting yapamaz, parklarda oturamazlar. Dahası, doğayı deneyimleme pratikleri kaotikleşir. Sermayenin etkinlikleri nedeniyle değişen iklimin yangın, sel, don, fırtına, tayfun, aşırı sıcaklık, kuraklık gibi sonuçlarına emekçiler maruz kalırlar. Her iki durumda emekçi kesimlerin yaşama koşulları zarar görür, yaşam kaliteleri daha da düşer, yoksullukları derinleşir (Çoban, 2018).

Gerek iklim sonuçları gerek emekçilere etkileri nedeniyle, ormanların, meraların, otlakların, tarım topraklarının, zeytinliklerin, kıyıların, meydanların çeşitli iktisadi etkinliklere açılarak şirketlerin eline geçmesine karşı verilen mücadelelerin çoğaltılması ve geliştirilmesi, sendikaların, meslek örgütlerinin, kooperatiflerin, derneklerin bu mücadelelerin etkin parçası olmaları, iktisadi ve sınıfsal mücadelenin gereğidir.

Dünya Bankası’nın bir raporunda, önümüzdeki dönemin iktisadi toparlanma gerekçesiyle sermayenin Covid 19 salgınındaki kayıp yıllarının telafisine ayrılacağı beklenmektedir (World Bank, 2021). Bu gerekçe, iklim ve yoksulluk politikalarını savsaklamanın yeni bir ideolojik ve sınıfsal bahanesi olacak, yoksul ve emekçi kesimlerin iklim adaletsizliğine bağlı sorunları da ağırlaşarak devam edecektir.

Her gün daha da derinleşen eşitsizlikler karşısında sermaye sözcüleri, zenginlere, gösterişçi pahalı tüketimlerini toplumun gözünün önünde yapmamalarını salık veriyorlar. Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu ve başkanı Schwab yazdığı kitapta bu önerisini vurgular. Anlaşılan, zenginler zenginliklerini sergilemediklerinde sınıfsal ayrımların gizli kalacağına ilişkin bir inanış var. Dahası, o satırlarda açıkça görüyoruz ki, sermayenin en büyük korkusu işçi sınıfının, işsizlerin, yoksulların ve çevrecilerin öfkesine konu olmaktır (Schwab ve Malleret, 2020: 368-9).

Sermayenin emekçilerden korkusu sınıf siyaseti araçlarıyla körüklenerek iklim mücadelesi geliştirilebilir.

Hegemonik iklim siyasetinde öneriler arasında yer verilen karbon vergisi, toplumsal eşitsizlikleri sürdüren bir özelliğe sahip. Benzin ve mazot filtre fiyatı ya da uçak bileti üzerine bindirilecek karbon vergisi, toplumsal eşitsizliği azaltmaz. Çünkü vergiyle birlikte ürünün artan fiyatı, emekçi bütçelerine yük bindirirken bütçesi zaten geniş olan zenginlerin karbondioksit etkilerini azaltmalarına yönlendirecek bir mali yük kesinlikle getirmez. Buna karşılık sınıf siyaseti aracı olarak servet vergisi, karbon vergisinin bu sakıncalarını içermez. Servetler elde edilirken sera gazı salımları ortaya çıkar. Ayrıca nüfusun yüzde birlik zengin kesiminin elinde toplanan o servetler karbondioksit salımlarına yol açan uçak yolculuğu, yat sahipliği, otomobil modelini yenileme ve benzeri sayısız biçimde savurganca, iklim etkisi olan tüketim yapılması için mali kaynaktır. Bu nedenlerle ve ayrıca sermaye ve rantiye kesimlerin iktisadi, siyasal etkilerini aşındırmak için, yüzde 50 oranında bir servet vergisi alınması ortak talebiyle ideolojik, iktisadi, sınıfsal ve siyasal mücadele yükseltilmelidir. Buradan toplanan bütçe, yalnızca iklim değişikliğinden etkilenen emekçi, yoksul kesimlerin zarar ve kayıplarının giderilmesine, ekosistemlerin iyileştirilmesine harcanmalıdır.

Toplum kesimleri arasındaki iklim eşitsizliklerini gösteren rakamlara pek çok yayında, BM raporlarında rastlanır. Bekleneceği üzere o yayınlarda, iklim krizinin sınıfsallığı sorununun sınıf siyaseti olarak karşılığına ise hiç rastlanmaz. Oysa çözüm, sorunun nedeninin doğduğu yerde aranmalıdır. İklim değişikliğinin sınıfsal bir sorun olması, çözüm için mücadelenin de sınıfsal bir zemine oturtulmasını kaçınılmaz kılar. Çözüm, iklim sorununa neden olan sermaye sınıfının sınırlandırılması ve etkisiz kılınmasıyla başarılır. Kesin çözüm de sınıflı toplumun sona erdirilmesidir.

İklim sorunu sınıfsallaştırıldığında, sorumluluğu; emekçi sınıfları ve emekçilerden oluşan ezilen toplum kesimlerini etkileyen iklim eşitsizliklerini yaratan sermaye sınıflarına dayatacak olan politika arayışları başlar. Sorun, 2050 için dilek tutulan “karbon denkleştirme”ye kadar ertelenmemiş olur. Bu çerçevede, yazının önceki bölümlerindekilere ek olarak, sermayeyi etkisizleştirecek halkın iklim siyasetinin ulusal ve yerel ölçeklerde yaşama geçirilmesi olanaklı olan kimi araçları şunlar:

# Elektrik üretiminin ve dağıtımının, madenlerin, çimento üretiminin, otomobil şirketlerinin, konut üretiminin, içme ve sulama suyu şebekelerinin kamulaştırılması ya da toplumsallaştırılması ve ortaklaştırılması. Gereksinimleri karşılayan enerji üretimi planlaması yapılması. Kamulaştırma bir mülkiyet değişikliğine indirgenirse iklim etkilerinin giderilmesinde yeterli olamaz. Bu yüzden kapitalist toplumsal ilişkilerin ve işleyiş düzeneklerinin yerinden edilmesi gerekir. Bunun için de üretim, kâr elde etmeye değil, kullanım değeri yaratmaya, ekolojik ilkelere ve iklimin gereklerine uygun olarak planlanmalı ve yönetilmelidir. Üretimin ve yönetimin ortaklaştırılması, üreticilerin demokratik karar alma sürecinin asli öğeleri olmalarıyla mümkündür.

# Yerel enerji üretimi ve o enerjinin yerel kullanımı. Enerji bakımından yerel kendine yeterliliğin sağlanması. Böylece enerji üretimi sürecinde bölgesel toplumsal eşitsizlikler ve ekolojik yükler oluşmasının önlenmesi. Fiziksel, coğrafi vb. kısıtlar nedeniyle yerel enerji üretiminin yerel gereksinimi karşılamaması durumunda, merkezi bütçeden, enerji üretilen bölgelerde ekosistemi iyileştirici önlemlerin yürürlüğe konulması.

# Mülk konut üretimine son verilmesi, bu yolla rant için yık-yapçılığın, enerji kaybının, gereksiz çimento üretiminin, taş, kum, mermer ocağı açılmasının, konut için arazi kullanımındaki değişikliğin engellenmesi. Herkesin barınma gereksiniminin karşılanması. İnşaat sektöründeki rant ekonomisinin kent yayılımını ve dolayısıyla da otomobile davetiye çıkartan iş-ev arası uzaklığı belirlemesinin önlenmesi. Kentsel büyümeyi ve yayılmayı sınırlandıran önlemler alınması.

# Şehirlerarası havayolu taşımacılığının, alternatif ulaşım araçlarıyla altı saatin altında yapılabildiği iller arasında yasaklanması (çünkü alternatif toplu ulaşım araçlarının ekolojik yükü daha az). Her kente bir havalimanı sevdasının terk edilmesi.

# Otomobil kullanımından vazgeçirecek politikaların hayata geçirilmesi. Kent merkezlerinin otomobilsizleştirilmesi. Ne elektrikli ne hidrojenli otomobil, ama otomobilsiz bir yaşam oluşturulması. Otomobil karşıtı önlemlerle otomotiv sektörünün yol açtığı madencilik ekinlikleri, enerji kullanımı, otoyol ve köprü yapımı, salımlar ve ekolojik yıkımın en aza indirilmesi. Bunun parçası olarak yaygın, güvenilir, dakik ve ücretsiz toplu taşıma sistemlerinin kurulması. Ücretsiz ulaşım hakkı talebinin, toplantılarda, mahalle meclislerinde, muhtarlıklarda, belediye meclislerinde, kent konseylerinde, parlamentoda, sokakta daha gür biçimde seslendirilmesi.

# Altın, pırlanta vb. değerli metallerin yatırım ve takı nesnesi olarak kullanılmasının yasaklanarak madencilik sektörünün küçültülmesi.

# Endüstriyel hayvancılığı sona erdirmek için işletmelerdeki hayvan sayılarının, arazi ve su kullanımının sınırlanması. Metan salımlarının yüzde 32’si hayvancılık sektöründen, yüzde 35’i de fosil yakıtların çıkarılması, işlenmesi ve dağıtımından kaynaklanır. Metan gazının iklim etkisi karbondioksitten onlarca kat çoktur. Bununla birlikte, karbondioksit yüzlerce yıl atmosferde kalırken metanın atmosfer ömrü on yıldır (UNEP ve Climate and Clean Air Coalition, 2021: 9). Bu nedenle fosil ve hayvancılık sektörlerinde metan gazı salımlarının sert biçimde azaltılmasının kısa sürede olumlu atmosferik etkisi olur. Toplumda kişi başı et tüketimine aylık üst sınır konulması da zengin kesimin etçil beslenme tarzı düşünüldüğünde ekolojik adalete uygun olur. Ayrıca şu gibi önlemler düşünülebilir: Herkes için dengeli bir bitkisel beslenme politikası uygulanması, yoksul hanelere besin maddesi desteği sağlanması, bedava tohum dağıtılması, ortaklaşa üretim ve gereksinime göre paylaşım ilkesiyle geçimlik tarım ve hayvancılık yapılması için boş arazilerin tahsis edilmesi.

Fosil yakıtları terk ederek salımları azaltmak, önemli bir taleptir. Bununla birlikte, hegemonik iklim söylemlerinde yer alan, salımların azaltılması için yenilenebilir enerjiye geçilmesi önerisi, enerji dışında kalan sektörlerde mücadele sürdürmeyi neredeyse anlamsızlaştıran, sekter bir içeriğe büründürülmüştür. Kapitalizmin enerji olarak fosile bağımlılığı, fosil karşıtı bir mücadelenin önemine işaret eder. Ancak bu mücadele fosilin yerini alsın diye yenilenebilir enerji şirketlerinin desteklenmesi biçimini aldığında kapitalist birikim kesintisiz sürmüş olur. Fosilin yerini yenilenebilir alırken yenilenebilir enerji tesislerinin yarattığı sayısız ekolojik ve toplumsal sorun doğar. Oysa sermayenin sürekli artan fosil ve yenilenebilir enerji talebini azaltmak gerekir. Bunun yolları da az önce sıraladığım önlemlerdir. Dahası, sermayenin fosil bağımlılığını sermaye için bir krize dönüştürmek olasıdır. Bunun yolu da yeni petrol, kömür, doğalgaz çıkarma projelerine,2 termik santrallerde, doğal gaz santrallerinde elektrik üretimine, sermaye için kazanç kapısına dönüşen yenilenebilir enerji projelerine demokratik bir mücadeleyle engel olunmasıdır.

Silahlı çatışmalar ve savaşlar, insanların ölmesine, doğadaki canlı cansız varlıkların yitirilmesine, sera gazı salımlarına, enerji kaynaklarının ve emek gücünün silahlanmaya ayrılmasına yol açarlar. Sermayenin ve silah baronlarının toplum üzerinde tahakküm kurmasına, siyasal iktidarların her tür toplumsal muhalefeti, iklim mücadelesini susturmasına yararlar. Bu nedenlerle yerel, ulusal ve uluslararası ölçeklerde toplumsal barışın kurulması mücadelesi, iklim mücadelesinin ayrılmaz ve öncelikli öğelerinden biri olmalıdır.

İklim sorununu sınıfsallaştırmak, “sınıf indirgemeciliği” olarak anlaşılmamalı. Sınıf ortak kesen olmakla birlikte kapitalist toplumda sömürü ilişkileri yanında tahakküm ve baskı ilişkileri de söz konusudur. Bu ilişkilerin yarattığı eşitsizlikler, iklim eşitsizliklerini artıran etkilere sahip. Örneğin, köylü kadın, Kürt işçi, Suriyeli mülteci çocuk, katmanlı toplumsal adaletsizliklere uğratıldıkları için iklim değişikliğinin etkilerine de daha çok maruz kalırlar. Emek sömürüsü ve ekolojik yıkımdan beslenen kapitalizm, aynı zamanda kadın üzerinde tahakküm kuran ataerkil bir düzendir. Benzer biçimde, farklı ırk ve etnik kimliklere uygulanan baskı ve tahakkümün arkasında, sömürgecilik, sermaye birikimini sürdürmek için doğal kaynaklara erişim, emekçilerin kölelik koşullarında çalıştırılmaları, düzen karşıtı muhalefetin gelişimine engel olmak üzere ötekileştirme gibi nedenler yatar. Dünyadaki ırk ve etnik ayrımcılık, sömürgecilik ve emperyalizm; madencilik ve doğal varlıkların talan edilmesi biçiminde, ekolojik yıkımın mekansal dağıtımı biçiminde ya da var olan geçimlik üretim etkinliklerinin (hayvancılık, balıkçılık, tarım, orman, mera ve yayla kullanımının) engellenmesi ya da güvenlik gerekçesiyle yasaklanması, nüfusun yerinden edilmesi, göçe zorlanması biçiminde ekolojik boyutlara sahip. Bu nedenle, sömürgeciliğe, emperyalizme ve her tür ayrımcılığa karşı özgürlük mücadelelerinin ekolojik zeminiyle emek, ekoloji ve kadın hareketlerinin mücadele zemini birbirleriyle örtüşür. İlgili yazında “kesişimsellik” (Crenshaw, 1996) ve “çevrecilik-ötesi” (Fraser, 2021) gibi kavramlar, üst üste binerek katmerlenen sömürü, baskı ve tahakkümlerin örtüşme alanlarını ve bu nedenle de sınıf, ırk, etnik kimlik ve kadın hareketlerinin ortak mücadele olanaklarını vurgular.

Siyasal Sorun – Siyasal İktidar Mücadelesi

İklim krizi, siyasal bir sorundur. Kapitalist devlet iklim sorununun parçası ve çözümün engelidir. Bu nedenle iklim sorununun çözümü, emekçi sınıfların ve ezilen toplum kesimlerinin siyasal iktidarını gerekli kılar. Bu tezi, dört dayanakla gerekçelendirebilirim.

Birinci dayanak, kapitalizmde siyasetin merkezileştiği ve yoğunlaştığı bölge olan devletin rolüne ilişkindir. Kapitalist devlet, emek-sermaye ve doğa-sermaye çelişkilerinde sermayenin yanında yer alır. Böylece her iki çelişkinin tarafıdır. Başat siyasal aygıt olarak devlet, sermayeyle birlikte ekolojik yıkımın ortağıdır. Her şeyden önce kapitalist devlet, sermaye sınıfının emekçi sınıflar ve doğa üzerinde tahakküm aracı olarak örgütlenir. Ülkenin izleyeceği bütün iklim, enerji, ulaşım, madencilik, sanayi, inşaat, arazi kullanımı, tarım, hayvancılık ve öteki politikalar, devletin yasama ve yürütme organlarında kararlaştırılır. Bu politikalar emekçilerin ve doğanın yararını değil sermayenin çıkarlarını gözetmek üzere yapılırlar. Hemen her ülkede hem yetersiz, hem de başarısız olan salım azaltım hedeflerini devletin koyması ve uygulaması, iklim krizinin yine siyasal yönünü ortaya koyar. Benzer biçimde, devlet iklim değişikliğinden emekçi ve ezilen kesimlerin etkilenmesini önleyecek önlemleri almadığı, kurumsal yapıları oluşturmadığı, gerekli bütçeleri ayırmadığı için de iklim krizi siyasaldır.

Devlet uluslararası iklim rejiminin de baş aktörüdür. Öyle ki, devlet uluslararası ölçekte alınan kararları biçimlendirir, iklim anlaşmalarını benimser ya da dışında kalır, benimsediklerinin bir bölümünü yasalar ve politikalar olarak uygulamaya koyar ya da koymaz.

Devlet aygıtları, doğanın korunmasıyla, iklimle ilgili yasaların ve politikaların gevşek olması yönündeki sermaye taleplerine boyun eğer. Sözgelimi, Türkiye’de altı yıllık ertelemenin ardından kamuoyu baskısıyla getirilen yasa değişikliğine karşın, devlet kurumları, baca filtresi bulunmayan termik santrallerin çalıştırılmasına açıkça göz yumuyorlar. Türkiye’nin salımları azaltmaya yönelik bir iklim politikasının bulunmayışı; madencilik, fosil kaynaklara dayalı enerji üretimi, çimento, sanayi, çelik, inşaat, otomobil, denizcilik, hava ulaşımı sektörlerindeki sermaye çıkarlarını korumak içindir. Oysa yeni yayımlanan IPCC raporunda, Türkiye’nin bulunduğu Akdeniz Bölgesi’nde, yaz aylarında küresel ortalamadan daha yüksek bir sıcaklık artışına işaret edilmekte ve kuraklık, yağış miktarında düşüş, toprak nemliliğinde azalma, yangınlarda artış beklenmektedir (IPCC, 2021: SPM-12; TS-51, 75, 77, 90). Buna karşın yirmi yıldır görevde olan AKP Hükümetleri, iklim politikasızlığı politikası izlemeye devam etmektedir.

Kapitalizmde devlet bürokrasileri, sermayenin doğayı yağmalamasına yol açan bütün izinleri, ruhsatları verir. Denetimlerde şirketlerin düzenlemelere aykırı uygulamaları görmezden gelinir. Ayrıca, yürütme organı olarak Cumhurbaşkanı ve parlamenter sistemde hükümet, Louis Althusser’in terimleriyle, “devletin baskı aygıtları” olan asker, polis, jandarmayı kontrol eder; yargı kurumlarına atama yetkileri kullanır. Yine, “devletin ideolojik aygıtları” olarak okullar, medya, sarı sendikalar da derecesi ülkeden ülkeye değişse de yürütme organının denetimindedir (Althusser, 1989). Dahası devlet aygıtları, toplumsal muhalefetin devletten çevre önlemlerini artırması, sermayenin doğayı yıkıma uğratmasının engellenmesi, iklim politikasının iyileştirilmesi yönündeki taleplerini baskı altında tutar. Ekoloji ve iklime ilişkin toplumsal talepler, devletin şiddet tekeliyle, polis zoruyla, yargı organlarıyla, mahkemelerle, cezalarla, medya kuruluşlarıyla yıldırılmaya çalışır. Devletin organ ve kurumları, sermayenin yıkım güçlerinin önünü açarken yıkıma karşı çıkan ekolojik direnişlere de göz dağı verir. Kapitalist devlet, ırk, etnik ve toplumsal cinsiyet kimlikleri nedeniyle ezilen kesimler üzerinde baskı kurarak da mevcut düzenin sürdürülmesini sağlar.

Demek ki, kapitalizmde tüm sınıf ve tahakküm ilişkileri; parlamentoda politikaların yasalaşması, mahkemelerde yargılama, yürütme organında da uygulama ve denetim yetkilerinin toplandığı devlet aygıtlarıyla korunur ve sürdürülür. Bu bakımdan devletin yasama, yürütme, yargı olarak üç erki arasında bir ayrımdan çok bir bütünlük oluşur.

Devlet, sermaye hegemonyasını ortaya çıkaran ideolojik, iktisadi, sınıfsal ağların siyasal düğüm noktası olduğu içindir ki iklim sorunu siyasaldır. Çözümü de devletle sermaye arasındaki ortakyaşam (simbiyoz) ilişkisini besleyen göbek bağı olan bu siyasal düğümün kesilmesidir. Bu ise devletin ve iktisadi etkinliklerin kontrolünü, emekçi sınıfların ve ezilen toplum kesimlerinin elde ettiği bir siyasal iktidar değişikliğini gerekli kılar. Böylece, iklim politikalarının emekçi kesimlerin ve ekosistemlerin yararı gözetilerek, bilimsel ve etkili önlemlere dayanarak oluşturulması ve yaşama geçirilmesi mümkün olur.

Devlet, kapitalist niteliği nedeniyle iklim sorununun parçasıdır. Devlet, olduğu haliyle bırakıldığında şirketlerle birlikte ekolojik sorunları yaratmayı sürdürür. Bu nedenle devletin kapitalist niteliğine son verilmelidir. Emeğin iktidarında devlet, şirketlerin iklimi ve emekçi toplum kesimlerini hiçe sayan etkinliklerini hızla engelleyen bir araca dönüşür. Bu durumda iklim siyaseti çerçevesinde devlete biçilen temel rol, sermayeyi etkisizleştirmektir. Marksizmin siyasal önermesine göre de sermaye sınıflarının etkisiz kılınmasına koşut olarak sınıflı toplumun ürünü olan devletin sönümlendirilmesi süreci tamamlanacaktır.

İklim politikaları, sermayenin talepleri karşılanarak ve karbonsuzlaştırma takvimi 2050’ye ertelenerek başarı sağlayamaz. Tam tersine, iktisadi etkinlikleriyle ve siyasal bağlarıyla iklim sorununun yaratıcısı olan sermaye dize getirildiği ölçüde alternatif iklim politikaları başarıya ulaşır. Çünkü daha önce vurguladığım üzere, iklim sorunu iktisadi ve sınıfsal bir sorundur. İklim sorununu yaratan sermaye sınıflarına boyunduruk vurmanın yolu, devletin kapitalist niteliğine son vermektir. Böylece ekolojik yıkıma yol açan sermaye siyasal olarak etkisizleştirildiğinde emekçiler için iklim siyasetinin demokratik koşulları sağlanacaktır.

Siyasal iktidarın elde edilmesinin ikinci dayanağı, uygulamadaki hegemonik iklim politikalarının yarattığı siyasal çözümsüzlüğe ilişkindir. İklim rejiminin hedefleriyle uygulama araçları arasındaki uçurum, iklim sorununun siyasal olarak kilitlendiğini gösteriyor. Uluslararası iklim rejiminin temel hedefi, küresel sıcaklık artışının 2100 yılında 1,5 derecelik bir artışta durağanlaşmasının sağlanmasıdır. Ne var ki sıcaklık artışında baz alınan 1850-1900 arası döneme göre günümüzde dünya ortalama yüzey sıcaklığındaki artış, bir dereceyi çoktan geçmiş durumda. Dahası, dünyanın çeşitli bölgelerinde 1,5 derecelik artışa da daha şimdiden ulaşıldı. Var olan artış eğilimleri sürdüğünde dünya genelinde ortalama sıcaklık artışında 1,5 derece eşiği, 2100 yılında değil, 2030’lu yılların hemen başında gözlenecek (IPCC, 2021: TS-9).

Gerekli olan salım azaltım hedefi ile izlenen politikalar arasındaki uyumsuzluğu gösteren çalışmalar var. Örnek olsun: 2015 tarihli Paris İklim Anlaşması uyarınca taraf devletler, 2030 yılı için sera gazları salım azaltım hedeflerini güncelleyip yükseltmeliler. Çünkü sıcaklık artışının 2100 yılında 1,5 derecede tutulması için, 2030 yılına gelindiğinde, tarafların ilk vaatlerine göre salımları yüzde 55 azaltılmaları gerekiyor. Oysa, taraf devletlerden yenilenmiş hedef bildiren 75 ülkenin bildirimini inceleyen bir rapora göre, bu ülkelerin beş yıl önceki hedeflerine göre yalnızca yüzde 2,8’lik bir ek azaltım vaatleri var (UNFCCC, 2021: 5; Fransen ve Waskow, 2021). Bu da devede kulaktır.

Kaldı ki ülkelerin toplam salımları, İklim Sözleşmesi’nin imzalandığı 1992 yılından bu yana artmaktadır. 1990-2015 arasını kapsayan dönemde yıllık salımlar yüzde 60 artarken birikimli toplam salımlar da iki katına çıkmıştır (Oxfam, 2020). Salımların azaltılması bir yana iki katına çıkması, hegemonik iklim siyaseti önlemlerinin işe yaramadığının açık bir göstergesidir.

Salımların azalmak yerine artıyor olması, uygulamaya konulan politika araçlarının uygunsuzluğunun ve yetersizliğinin açık kanıtlarıdır. Bir başka deyişle salım azaltım politikası ile onun uygulama araçları arasındaki çelişki göz ardı edilemez. İronik biçimde, bunlar salım azaltım araçları olarak sunulurlar. Gerçekte, çoğunun, atmosfere şu anda bırakılan ve bırakılacak olan salımların engellenmesiyle ya da azaltılmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Kullanılan politika araçlarından biri olan “karbon ticareti” salımların miktar olarak azaltılmasına değil, şirketler arasında parayla el değiştirmesine dayanır. Benzer biçimde, Kyoto Protokolü’nde öngörülen “temiz kalkınma” ve “ortak uygulama” mekanizmaları, salımı azaltmayan ülkenin, kendi azaltım hedefine ulaşıyormuş gibi görünmesini sağlamak üzere ülkeler arasında salım alışverişine olanak tanır. Orman varlığının hesaba katılması yöntemi, yapılmakta olan salımları miktar olarak azaltmak yerine bir ülkedeki ağaçların atmosferden karbon emmesine bel bağlar. “Karbon yakalama ve depolama” ve “doğrudan hava yakalama” yöntemleri, henüz teknolojisi gelişmemiş politika araçlarıdır. Uygulaması bile olmayan, varsayımsal bu iki teknolojik yönteme dayanarak (bkz. Dyke, Watson, Knorr, 2021; Malm ve Carton, 2021) atmosferdeki karbondioksit miktarının azalacağı savıyla, 2050 için açıklanan salım hedefleri sanki tutturulacakmışçasına halka yutturulmaya çalışılır. Güneşten gelen ışınların bir bölümünün yeryüzüne ulaşmasını engellemeye yönelik jeo-mühendislik düşleri de şirket etkinliklerinin yol açtığı salımların miktarını azaltmayı amaçlamaz, yeryüzü sıcaklık artışını durdurma arayışlarıdır. Fosil yakıtlardan uzaklaşmak üzere yenilenebilir enerjiye geçiş programı, salımların bir miktar azalmasını sonuçlandırabilir. Bununla birlikte, meta ve enerji üretiminin ve tüketiminin azaltılması planlanacağına, kapitalizmde bir enerji kaynağından başkasına geçilerek iklim ve ekolojik örselenme sorununun çözüleceği hayali satılmaktadır. Aynı aymazlık, benzinli taşıtlar yerine elektrikli taşıtların konulması politikası için de geçerlidir. Elektrikli taşıt üretiminde gerekli madenlerin, metallerin, elementlerin, pillerin, pil doldurma istasyonlarının ve gerekli elektriğin sağlanması süreçlerinde sera gazı salımları oluşur.

Uygulamadaki iklim siyasaları ve araçları, sermaye düzeninin iktisadi ve sınıfsal işleyiş düzeneklerini olduğu gibi korudukları için iklim sorunu çözülmüyor, tersine derinleşiyor. Zaten politika hedeflerinin ve araçlarının eksik, ilgisiz, yetersiz ve isabetsiz olmasının nedeni de budur. Açıktır ki, etkili iklim politikalarının gerekliliği ile sermayenin istekleri arasındaki çelişki, burjuva siyasal düzende aşılamıyor. Bu çelişki özel mülkiyet ilişkilerinin sona erdirilmesi ile sermaye etkisizleştirilerek aşılır.

Özel mülkiyet, yeryüzüne, tüm varlıklara ait olanın bir bireyin tekeline geçmesidir. Özel mülkiyet, yalnızca mülk sahibi olan ve olmayan sınıflar arasındaki ilişkiler bakımından değil, üzerlerinde özel mülkiyet kurulan canlı varlıklar bakımından da tahakküme, çitlemeye, dışarda bırakmaya, doğadan yararlanmayı engellemeye yol açar. Bu nedenle özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, tüm canlı varlıkların doğayla ilişki biçimlerini doğrudan etkiler. Ama sermaye, özel mülkiyet ilişkilerini gönüllü olarak terk etmeyecektir. Zor tekeli olarak devletin, mülk sahiplerinin yanında değil de karşısında konumlandırılarak mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesinin koşulu, siyasal iktidar olmaktır. Böyle ele alındığında yeryüzündeki tüm varlıklar bakımından iklim sorununun çözümü, emekçilerin siyasal iktidar olmasına bağlıdır.

Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet, mülk sahiplerine iktisadi ve siyasal güç sağlar. Mülkiyet ilişkileri ise yasama, yürütme, yargı erkleriyle yani devlet tarafından hukuken tesis edilir, korunur ve sürdürülür. Siyasal iktidarın el değiştirmesinin önemi burada yatar. Emekçi sınıflar devlet yönetimini elde ettiklerinde, üretim araçlarını toplumsallaştıracaklar, özel mülkiyete son verecekler, sermaye sınıflarının iktisadi ve siyasal gücünü kıracaklar. Böylece iklim politikasının önündeki sermaye ve kapitalist devlet engeli kaldırılacak, fosil enerjinin terk edilmesi, salımların azaltılması, meta üretiminin sönümlendirilmesi, iktisadi planlamanın ekolojik ilkelere dayandırılması, doğa üzerindeki yükü azaltacak biçimde kullanım temelinde üretim-tüketim örgütlenmesi mümkün olacak; doğayla ussal ilişkiler sayesinde iklim değişikliği ve ekolojik yıkım önlenecektir. Başka bir deyişle, bu yazıda ele aldığım, ideolojik, sınıfsal, iktisadi yapısal dönüşümler, siyasal yapıdaki dönüşümle sıçrama yapacaktır.

Üçüncü dayanak, siyasetsizleştirmenin panzehrinin işlevsel kılınmasıyla ilgilidir. İlk bölümde tartıştığım ideolojik saptırma, iklim sorununun iktisadi ve siyasal nedenlerini gizler. Az önce vurguladığım politika araçları da iklim sorununun mali, teknolojik ve jeomühendislik yöntemlerle sistem içinde çözüldüğü yanılsaması yaratır. İdeolojik ve teknik anlamda sorun, uzmanlara havale edilir. Böylece, birincisi, sorunun derinleşmesinde siyasal iktidarların sorumluluğu gündemden düşürülür. Halkın öfkesini siyasal iktidarlara, devlet aygıtlarına yöneltmesinin önü kesilir (Suç, yetersiz uzmanlara, teknoloji eksikliğine yüklenir). İkincisi de halkın, iklim sorununu siyasallaştırmasına, toplumsal olarak tartışmasına engel olunmaya çalışılır. İklim taleplerini demokratik yollarla dile getirenler göz altına alınarak, baskı uygulanarak, suçlulaştırılarak iklimle siyaset arasındaki bağ kesilmek istenir. Her iki durumda iklim sorunu, siyasetsizleştirilir (depolitize edilir).

Teknik araçlara sıkıştırılmış bir uzmanlık dili yaratılması, iklim konusunda siyasal tartışmaya girmek isteyen halktan insanları dilsizleştirir. Uzmanlık dilini konuşamayan geniş kesimlerin siyasal karar alma süreçlerine ve politika araçlarına etkide bulunmaları çok güçtür. O dile ve onu konuşan profesyonellere erişimi olmayan, emekçilerden oluşan nüfusun çoğunluğu, bir yandan siyasal sürecin dışında tutulur. Bir yandan da devletin ideolojik aygıtlarıyla iklim konusunda “herkesin aynı gemide olduğu” iddiası ileri sürülür. Bu iddia, siyasetsizleştirmeye meşruluk zemini sağlar. Buna göre, iklim değişikliği, siyasetler üstü bir tarafsızlıkla, önlemler siyasete bulaştırılmadan, teknik olarak ne gerekiyorsa yapılarak herkes için çözüme kavuşturulacaktır. Böylece, siyasal iktidar sahipleri, egemen sınıfların, şirketlerin yararına olan “önlemleri” herkesin yararınaymışçasına genişletip benimsetme fırsatı bulurlar. Siyasetsizleştirme sayesinde sınıfsal siyasal düzen hiçbir yara almadan sürdürülür.

İklim değişikliğinin nedenini ve çözümünü mevcut kapitalist düzenden yalıtan siyasetsizleştirme olgusunun karşıtı, iklim sorununu ve çözüm stratejisini siyasallaştırmaktır. Siyasal iktidar için demokratik mücadele, hem toplum içinde iklimi siyasal tartışma ve eylem konusu yaparak iktidarın siyasetsizleştirmeye çalıştığı siyasal alanı yatay olarak genişletir. Hem de ekoloji eksenine sahip muhalif siyasal güçler, iklim talepleri etrafında mevcut siyasal iktidarların değiştirilmesi hedefiyle bir araya toplanır, birlikte hareket ederler.

Siyasal iktidar mücadelesinin gerekliliğine dair dördüncü dayanak ise kapitalizmde iktisadi ve siyasal yapıların etkileşimiyle ilgilidir. Kapitalizm, iktisadi ve siyasal alanların biçimsel ayrımına dayanır. Üretimin yapıldığı iktisadi alanda, emek sömürüsüyle artık değere el koyma sürecinde sermayedar, kölelikte ve serflikte gözlenen türden siyasal ve silahlı zor kullanmaz. İşçiyle işverenin kendi aralarında “gönüllü” olarak anlaşmış oldukları kabul edilir. Böylece üretimin yapıldığı iktisadi toplumsal alan ile zor tekelini elinde tutan devleti de içeren siyasal alan birbirinden ayrılmış görünür. Ancak kapitalizmdeki ekonomi ve siyaset ayrımı, yalnızca biçimsel bir ayrımdır (Meiksins Wood, 1981). Çünkü sermaye sınıfları, partilerle, işveren örgütleriyle, şirketleriyle, medyayla, fonladıkları uzmanlarla, siyasal yapıya nüfuz ederek üretilen politikalara biçim verirler. Devlet de iktisadi, mali, siyasal, ideolojik, imar, altyapı ve benzeri araçlarla sermaye birikimini destekler ve kolaylaştırır. Kaldı ki, şirketler, emekçileri ve ekoloji mücadelelerini yola getirmek için gerektiğinde devletin zor aygıtlarından, askerden ve polisten de yardım alarak iktisadi toplumsal ilişkilere siyasal araçlarla müdahale ederler. Bu bakımdan piyasa ekonomisi ve kapitalist devlet, emek sömürüsü ve ekolojik yıkım sürecinin birbirini besleyen ve bütünleyen iki boyutudur. Devletin kapitalist niteliği sona erdirilmediğinde, iklim etkisi olan sermaye etkinliklerinin siyasal, yasal, yargısal, mali, ideolojik, zora dayanan ya da rıza üreten aygıtlarla beslenen damarları kurutulmaz. Bu damarlar kurutulmadan sermayenin iklimi değiştiren iktisadi etkinliklerine engel olunamaz.

Bu saptama, toplumsal, iktisadi, sendikal, kooperatif, ortaklaşım (müşterek), komün, dayanışma mücadelelerine odaklanan anlayışlar ile siyasal iktidarı elde etmeye odaklanan mücadele anlayışları arasındaki ilişkiler bakımından da sonuç doğurur. Sivil toplum/iktisadi yapı ile siyasal yapı ayrımı biçimsel olmayıp da mutlak bir yarılma oluştursaydı, o durumda bu iki alanda iki kola ayrılan toplumsal ve siyasal mücadelelerin etkileşime girmesine gerek olmadığı ileri sürülebilirdi.

İktisadi ve siyasal alanlar kapitalizmde biçimsel olarak ayrı ama bütünlük oluşturdukları içindir ki iktisadi ve siyasal mücadele birbirinden bağımsız ve kopuk olamaz. Bu nedenle iklim mücadelesini, yalnızca iktisadi alana, özel alana, sivil topluma ya da yalnızca siyasal alana ve devlete odaklamak eksik kalır. Dolayısıyla, bu iki alanda “toplumsal dönüşüme” ya da “siyasal dönüşüme” odaklanan mücadele yaklaşımları birbirine karşıt, birbirine alternatif, birbirinden ayrı düşünülmemelidir; tersine, her iki yaklaşım, birbirinin eksiğini giderir, birbirini geliştirir, birbirini tamamlar. Her iki mücadelenin amaçları aynıdır. Amaç, kapitalizmdeki sömürü, tahakküm, ayrımcılık, sömürgecilik, baskı ve bireycilikten kurtulmak, doğayla ussal, ekolojik ve kolektif ilişkileri kurmak, geliştirmek, yaygınlaştırmak ve böylece iklim sorununu aşmaktır. Bu ilişkileri komünde, kooperatifte, ortaklaşımda yaşama geçirmek, geleceği bugünden inşa eden bir toplumsal deneyim birikimi yaratır. Ne var ki, bu gibi toplumsal deneyimlerin sınırları da göz ardı edilemez. İlkin, örneğin geçimlik tarımsal üretim kooperatifi, kapitalist meta üretimini aşındırması bakımından iklim dostu bir mücadele aracıdır. Bununla birlikte, bu gibi kooperatifler endüstriyel tarım ve hayvancılık şirketlerinin, termik santrallerin, çimento, çelik, madencilik, hava ve deniz yolu ulaşımı şirketlerinin iklimi değiştiren etkilerini yok etmezler. Bunu başarabilmek için farklı sektörlerdeki şirketlerin iktisadi ve siyasal gücünü kırmak, bunun için de toplumsallaştırma, üretim araçlarının özel mülkiyetine son verme vb. makro politikaları yürürlüğe koyacak bir siyasal iktidar değişikliğini gerçekleştirmek zorunludur. İkincisi de sermaye ve kapitalist devlet, yalnızca siyasal iktidar değişikliği talep edenleri değil aynı zamanda toplumsal yaşamdaki bu deneyimleri de kendisine rakip gördüğü için boğmaya, etkisizleştirmeye, yaygınlaşmalarını engellemeye çabalar. Bu çabayı ters yüz etmenin ve toplumsal dönüşümlerin önünü açmanın yolu, sermayeyle devletin işbirliğine son verecek olan bir siyasal dönüşümdür.

Çeşitli mücadeleler arasındaki etkileşimi kolaylaştıracak bir öğe, mevcut düzenin dışladığı toplum kesimlerini görmektir. Kendilerinden başkalarının da dışlandığını görmek, dışlanan taleplerin ortak bir dile çevrilmesine yardım eder. Türkiye için düşündüğümüzde sermaye düzeninde talepleri dışlananlar listesi geniştir: Kürtler, kadınlar, aleviler, LGBT+, emekçiler, köylüler, işsizler, mülteciler, aleviler, ekoloji mücadelesinde yer alanlar… Siyasal rejimde dışlanmışlığın gerekçeleri üzerinde tartışmak, mevcut düzenin emekçilere karşı kapitalist, kadına karşı ataerkil, etnik ve dinsel kimliklere karşı ayrımcı, doğaya karşı tahakkümcü niteliklerini açıklığa kavuşturur. Bu niteliklerden birini değiştirmek yeterli olmayacağı için kapitalist düzeni baştan sona değiştirmek gerekir. Bunu başarmak da talepleri dışlananların kesişen muhalefetinden siyasal iktidar olmayı hedefleyen bir siyasal özne oluşturulmasıyla mümkündür.

Dışlanan toplum kesimleri, birbirini görmezden gelmeyen, birbirine indirgenmeyen ama birlikte eyleyen, ortak hedeflere yönelik ortak eylemlerde güç birlikleri yaratan, çapraz bağlar kuran, ittifaklar oluşturan, birbirinin içine geçen, birlikte örgütlenen bir toplumsal ve siyasal mücadele inşa edebilirler. İklim için mücadele böyle bir inşa için elverişlidir. İklim mücadelesi, farklı toplum kesimleri arasında, onların çeşitli biçimler alan mücadeleleri arasında siyasal ve ekolojik köprü kurmaya olanak sağlar. Böylece iklim için mücadele ederken aynı zamanda sendika, ortaklaşım, kooperatif, dernek, komün, parti, platform, yerel çevre direnişi ve başkalarının yer aldığı çeşitli mücadele öznelerinin yeni bir siyasal konfigürasyonunu, siyasal buluşma momentini oluşturmanın da yolu açılır.

İklim mücadelesi, çeşitli mücadeleler arasında toplumsal, ekolojik ve siyasal buluşma momentini sağlar. Çünkü, yukarıdaki başlıklar altında gördüğümüz üzere, kapitalizmin yarattığı ve varlığını borçlu olduğu emek sömürüsünün, işsizliğin, yoksulluğun, toplumsal eşitsizliklerin, ayrımcılığın, baskı ve tahakkümün doğrudan konusu, mağduru ve tarafı olan çeşitli toplum kesimleri, aynı zamanda iklim değişikliğinin ve ekolojik yıkımın en yoğun, eşitsiz, ölümcül etkilerine maruz kalan toplum kesimleridir. Bu bakımdan iklim için mücadelenin örgütlenmesi, sermaye düzeninde talepleri dışlananların kapitalizme karşı birlikte örgütlenmesinin çimentosudur.

Her ne kadar proletarya ve örgütleri bir süredir şu bilincin uzağına düşmüş olsalar da, Marksizme göre işçi sınıfı, sınıfları ortadan kaldırarak kendisiyle birlikte insanlığı kurtaracak olan sınıftır. Bu saptamanın, yazı boyunca elde edilen bulgular dikkate alındığında, iklim tartışması bakımından iki sonucu var. İlki, sermaye sınıfı ve onun biçimlendirdiği düzen, iklim değişikliğine neden olduğu içindir ki onun karşıtı olan işçi sınıfının sermayeyi etkisizleştirme bakımından kapasitesi kritiktir. Sermaye, hem siyasal-iktisadi ve ekolojik-sınıfsal mücadelelerle aşağıdan hem de siyasal iktidar olur olmaz elde edilecek kazanımlarla yukarıdan hızlıca etkisizleştirilir.

İkinci sonuç da siyasal, iktisadi, ideolojik ve kültürel öğeler içeren hegemonya kavramıyla ilgili. Yukarıda sermayenin hegemonik iklim siyasetinin öğelerini tartıştım. İşçi sınıfının insanlık ve iklim bakımından rolü, sermayenin hegemonyasına karşıt bir hegemonyanın kurulması bakımından önemli. Lenin, Gramsci ve yaklaşım farklılıklarına karşın Troçki gibi düşünürler, bir araya gelen çeşitli sınıf, toplum kesimleri ve hareketler arasında hegemonik yönlendirme işlevini proletaryanın üstlenmesi gerektiğini belirtirler (Yetiş, 2013: 87). Üretim sürecindeki rolleri nedeniyle, kapitalizmde yalnızca temel sınıflar, yani burjuvazi ve proletarya, hegemonya kurma yeteneğine sahiptir. İşçi sınıfının mücadelede bir adım öne çıkması zorunluluğu, tam da bu nedenledir, yoksa “özcülük” “sınıf indirgemeciliği” ve benzeri görüşlerden kaynaklanmaz. Yazı boyunca örneklendirdiğim ideolojik, sınıfsal, iktisadi, siyasal mücadele pratikleriyle biçimlenen çerçeve, sermayeninkine alternatif, halkın iklim siyasetidir. Böyle bir siyasetin örneklendirdiğim öğelerinin birer ikişer ya da topluca yaşama geçirilmesi için bugünden başlayarak mücadeleyi yükseltmenin herhangi bir engeli yok. Karşıt hegemonyanın belirginleşmesi ve siyasal iktidarın ve devlet kurumlarının elde edilmesiyle birlikte tamamlanması ise bir gelişmeye bağlı. İklim stratejisinin karşıt-hegemonik bir iklim siyaseti olarak yerleşebilmesi için hegemonya kurma kapasitesine sahip bir önderliğe, bir omurgaya gereksinim duyuluyor. Proletaryanın sınıf bilinci gelişecek ki çeşitli hareketleri, mücadeleleri ve eğilimleri hegemonik bir blokta buluşturabilsin. Bu hegemonyanın kurulması sürecini geciktiren başat güncel sorun, dünyada ve Türkiye’de konjonktürel olarak işçi sınıfının bu rolün uzağında duruyor olması. Bu ciddi bir sorun çünkü iklim, ekoloji, emek, Kürt, kadın, Alevi, LGBT+, sendikal, kooperatif, komün, hayvan, barış ve benzeri toplumsal hareketlerin, iklim için ortak bir mücadele bloğunda yan yana gelmesi, yalnızca bedensel, örgütsel, ideolojik ve moral güçleri birleştirme işinden ibaret değildir. Daha önemli iş, bu ortak mücadeleyle emekçilerin ve tüm ezilenlerin hegemonyasının kurulmasıdır ki o da düşünürlerin vurguladığı gibi ancak proletarya sayesinde mümkün olacaktır. Bu bakımdan iklim mücadelesi, proletaryanın insanlığın geleceğini kuran tarihsel rolüne ilişkin biyo-fiziksel bir güncellemedir.

Sonuç

İklim krizinin otuz yıldır giderek derinleşiyor olması, sermaye düzeninin hegemonik iklim siyasetinin yarattığı açmazın açık kanıtıdır. Hegemonik iklim siyaseti, kapitalizmin iklim değişikliğine neden olan yapısal çelişkilerini gizlediği gibi, aynı zamanda da ya o çelişkilere eklemlenmiş ya da beraberinde yeni uzlaşmaz çelişkiler getirmiştir. Yazı boyunca şu çelişkiler üzerinde durdum: sermaye ve doğa, sermaye ve emek, sermayenin zamanı ve doğanın/iklimin zamanı, sermayenin zamanı ve emeğin zamanı, etkili iklim politikalarının gerekliliği ile sermayenin istekleri, iklim önlemlerinin aciliyeti vurgusu ve hedeflerin 2050’ye ötelenmiş olması, kapitalist ekonominin işleyiş düzeni ile piyasa mekanizmalarına umut bağlayan iklim politikaları, salım azaltım hedefi ve izlenen iklim politikaları, azaltım politikası ile politika uygulama araçlarının azaltım özelliğinin bulunmaması arasındaki çelişkiler.

Uzlaşmaz çelişkilerle yüklü, başarısızlığa mahkum hegemonik iklim siyaseti karşısında halkın iklim siyasetinin çerçevesini, beş tez ileri sürerek belirlemeye çalıştım. Bu beş tezde, iklim sorununun nedenlerine odaklanmış, o nedenleri ortadan kaldıracak politika önerileri sunan, kapitalizm karşıtı iklim siyasetinin temel öğelerini tartışmaya açtım.

İklim sorunu yeryüzünü kapsayan bir sorun olduğu için tartışmayı geniş bir hatta sürdürdüm, ama Türkiye’yi bu hattın dışında da bırakmadım. Türkiye’nin resmi iklim politikasının iklim politikasızlığı olmasından yola çıkan çevreci STK, sol, sendikal, siyasal parti vb. kimi çevreler, hegemonik iklim siyasetinin Türkiye’de eksik kalmış, uygulamaya konulmamış yönlerinin benimsenmesi yönünde talepler dile getiriyorlar. Bunun örneklerine hemen her gün medyada rastlanabilir. Oysa Türkiye’de hegemonik iklim siyaseti uğrağı, yukarıda sıraladığım çelişkiler nedeniyle boşuna zaman ve nefes tüketmek olacaktır. O uğrağa girmeden başka bir yol bulmak, mümkün ve gereklidir. Yazıdaki tartışmalardan elde edilen bulgular, hem hegemonik iklim siyasetinin yeniden üretilmemesi, hem sorunu gerçekten çözecek iklim politikalarının gerekleri, hem de emekçilerden oluşan sömürülen ve ezilen toplum kesimlerinin yararlarıyla doğanın yararlarının birlikte gerçekleştirilmesi için, kapitalizm karşıtı iklim siyasetinin zorunluluk olduğunu göstermektedir. Umuyorum ki bu yazıda, halkın iklim siyaseti; sunduğu olanaklar, mücadele öznelerinin sık sık birleşen yolları, içerdiği somut politika önerileri ve uygulama araçlarıyla belirgin bir çerçeveye kavuşmuştur. Geliştirilmeye açık halkın iklim siyasetinin bu çerçevesi bile, sermaye hegemonyasının insanlığı sürüklediği çözümsüzlük karşısında iklim sorununun, ideolojik, zaman-mekan, iktisadi, sınıfsal ve siyasal boyutlarıyla çözüm yolunun varlığını ortaya koymaya yeterlidir.

Kaynakça

A Net Zero Climate-Resilient Future – Science, Technology and the Solutions for Change,” 31 Mart 2021.

Adler-Bell, Sam, “Why White Supremacists Are Hooked on Green Living,” The New Republic, 24 Eylül 2019.

Althusser, Louis, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Y. Alp ve M. Özışık, İstanbul, İletişim, 1989.

Altvater, Elmar, “Ecological and Economic Modalities of Time and Space,” Capitalism Nature Socialism, 1(3), 1989, 59-70.

Angus, Ian, Antroposen’le Yüzleşmek: Fosil Kapitalizm ve Dünya Sisteminin Krizi, çev. Nuray Onuk, İstanbul, Marx21 Yayınları, 2021.

Barca, Stefania, “On Working-Class Environmentalism: A Historical and Transnational Overview,” Interface: A Journal for and about Social Movements, 4(2), 2012, 61-80.

Compton, Caroline, “The Temporality of Disaster: Data, the Emergency, and Climate Change,” Anthropocenes – Human, Inhuman, Posthuman, 1(1), 2020.

Crenshaw, Kimberlé W., “Mapping the Margins: Intersectionality, Identity Politics, and Violence against Women of Color” K. Crenshaw, N. Gotanda, G. Pellar, K. Thomas (eds) Critical Race Theory: The Key Writings that Formed the Movement, New York, New Press, 1996, 357–83.

Çetin, Nebile Irmak, “Sendikalara Üye İşçilerin Yalnızca Yüzde 6’sı Kadın,” Semra Turan’ın yaptığı söyleşi, 6 Mart 2021.

Çoban, Aykut, Çevre Politikası: Ekolojik Sorunlar ve Kuram, Ankara, İmge, 2021.

_______, “Ekolojik Ortaklaşımlar (Müşterekler) ve Türkiye’de Uygulanan Çitleme Politikaları,” E. Erdoğan, N. Yüce, Ö. Özbay (Eds), Teoriden Mücadeleye Müşterekler Siyaseti, İstanbul, SEHAK Derneği ve Rosa Luxemburg Foundation, 2018, 27-47.

_______, “Toplumsal ve İklimsel Adaletsizlik Sarmalında İklim Siyaseti,” F. Özlüer, A. Çoban (ed) Doğa ve Kent Hakları İçin Siyasal Stratejiler, Ankara, Ekoloji Kolektifi Derneği Yayını, 2016, 13-41.

Doğan, Adile, “Emine Erdoğan: ‘Porsiyonlarınızı Küçültün’; Yurttaş, ‘Lokmalarımızı Sayıyoruz’ Diyor,” Evrensel Gazetesi, 3 Temmuz 2021.

Dyke, J., R. Watson, W. Knorr, “İklim Bilimciler: ‘Net Sıfır’ Tehlikeli Bir Tuzak,” çev. Onur Yılmaz, 24 Temmuz 2021.

Elhacham, E., L. Ben-Uri, J. Grozovski, Y.M. Bar-On, R. Milo, “Global Human-made Mass Exceeds all Living Biomass,” Nature, 2020.

FAO, Food and Agriculture Organisation, Global Forest Resources Assessment 2020: Key Findings, Rome, 2020.

Fransen, T. ve D. Waskow, “How Do Countries’ New Emissions-reduction Plans Stack Up?” 26 Şubat 2021.

Fraser, Nancy, “Climates of Capital,” New Left Review, Sayı 127, Ocak-Şubat 2021.

Gazete Duvar haberi: “Türkiye’de 14 Milyon İşçinin Sadece Yüzde 14’ü Sendikalı,” 31 Ocak 2021.

Giddens, Anthony, The Consequences of Modernity, Cambridge, Polity, 1990.

Glasgow Agreement, 2020, Türkçesi.

the Guardian, “1% of People Cause Half of Global Aviation Emissions – Study,” 17 Kasım 2020.

Harribey, Jean-Marie, “Ekolojik Marksizm mi Marksist Siyasal Ekoloji mi?” J. Bidet ve S. Kouvelakis (eds) Çağdaş Marksizm İçin Eleştirel Kılavuz, çev. Ş. Alpagut, İstanbul, Yordam, 2014.

Harvey, David, The Condition of Postmodernity: An Enquiry into the Origins of Cultural Change, Cambridge, MA, Blackwell, 1990.

Internal Displacement Monitoring Centre, Global Report on Internal Displacement, Geneva, 2020.

IPCC, Intergovernmental Panel on Climate Change, Climate Change 2021: The Physical Science Basis, 2021.

Malm, Andreas ve Wim Carton, “Seize the Means of Carbon Removal: The Political Economy of Direct Air Capture,” Historical Materialism, 29(1), 2021, 3-48.

Massey, Doreen, “A Global Sense of Place,” Marxism Today, Haziran 1991, 24-29.

Meiksins Wood, Ellen, “The Separation of the Economic and the Political in Capitalism,” New Left Review (I), Sayı 127 (Mayıs-Haziran), 1981, s.66-95.

Oxfam, Confronting Carbon Inequality, 21 Eylül 2020.

Pepper, David, Eco-socialism: from Deep Ecology to Social Justice, Londra ve New York, Routledge, 1993.

Reversing Biodiversity Loss – the Case for Urgent Action,” 31 Mart 2021.

Schwab, K. ve T. Malleret, Covid 19: The Great Reset, Geneva, World Economic Forum, 2020.

Stanley, S. K., T. L. Hogg, Z. Leviston, I. Walker, “From Anger to Action: Differential Impacts of Eco-anxiety, Eco-depression, and Eco-anger on Climate Action and Wellbeing,” The Journal of Climate Change and Health, Sayı 1, 2021.

Thomas, Adrian, “‘Heart of Steel’: How Trade Unions Lobby the European Union over Emissions Trading,” Environmental Politics, 2021.

Turhan, E. ve M. Armiero, “Cutting the Fence, Sabotaging the Border: Migration as a Revolutionary Practice,” Capitalism, Nature, Socialism, 28(2), 2017.

Turner, J. ve D. Bailey, “‘Ecobordering’: Casting Immigration Control as Environmental Protection,” Environmental Politics, 2021.

TÜSİAD, Tarım ve Gıda 2020, İstanbul, 2020.

UNEP, United Nations Environment Programme, ve Climate and Clean Air Coalition, Global Methane Assessment: Benefits and Costs of Mitigating Methane Emissions, Nairobi, United Nations Environment Programme, 2021.

UNFCCC, Nationally Determined Contributions Under the Paris Agreement, FCCC/Pa/CMA/2021/2, 26 Şubat 2021.

Ülkü Ocakları, İklim Krizi ve Türkiye Raporu, 16 Mart 2021.

World Bank, Global Economic Prospects, Washington DC, World Bank, Ocak 2021.

World Bank, State and Trends of Carbon Pricing 2020, Washington DC, 2020.

Yetiş, Mehmet, “Hegemonya,” G. Atılgan, A. Aytekin (Haz.) Siyaset Bilimi: Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler, 3. Basım, İst., Yordam, 2013, 87-98.

1 Son örneklerden biri, tütün üretimi ve satışıyla ilgili olarak 1 Temmuz 2021’de yürürlüğe giren düzenlemedir. 31 Aralık 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelik değişikliğiyle, tütün üretimi ve satışı Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan yetki belgesi alma koşuluna bağlanmakta, bunun için de çiftçiler, en az 250 tütün üreticisi yan yana gelerek kooperatif kurmaya zorlanmaktadır. Binlerce küçük üretici bu gereklilikleri karşılayamadığı için ürettiği tütünü satamamıştı. Bunun üzerine üreticilerin “tirşikçî kapitalistlere hayır” sloganıyla bilinen gösterileri olmuştu. Bakanlık düzenlemesiyle küçük tütün üreticiliği bitirilirken büyük tütün şirketlerinin egemenliği pekiştirilmektedir.

2 Dünyadaki “fosil yakıtları toprak altında bırak örnekleri yanında, Türkiye’den de kazma bırak kampanyasından söz edilebilir: https://www.polenekoloji.org/kazma-birak-7-kuresel-iklim-grevine-katildi/