Mardin Ekoloji Derneği’nden Derya Akyol ile Söyleşi

Bu söyleşi Polen Dergi Mart sayısında yer almıştır.

0
440
mardin ekoloji derneği
Fotoğraf: MA

“Mücadelemizi antikapitalist perspektifle yürütüyoruz.”

Polen Dergi Mart sayımızın Yerelden bölümünde Mardin Ekoloji Derneği’ndeki dostlarımız ile söyleştik. Derya Akyol bizimleydi, MED adına. Sevgili Derya ile yaptığımız sohbette hem Kürdistan’daki ekolojik yıkımları hem de ekolojist kadınları konuştuk. Sözün özcesi değerli okurlarımızın zihnine söyleşimizi bırakıyoruz. Vakti, sabrı ve emeği için Mardin Ekoloji Derneği’nden Derya Akyol’a teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Tarımın dolayısıyla da kültürün beşiği Mezopotamya coğrafyası. Ve belki de denebilir ki, o zamanlardan bu zamanlara talandan savaştan payına en fazla düşen yeryüzü parçası. Mezopotamya Ekoloji Hareketi ve onun bir parçası olarak Mardin Ekoloji Derneği’ni sizden dinlemek isteriz.

Bizler ekoloji aktivistleri olarak bir araya gelmiş 2018 yılında Mardin Ekoloji Derneği olarak mücadelemizi devam ettiriyoruz. Fiziksel mücadelemiz bölge ile sınırlı kalmayıp, ekolojik yıkım ve sömürüye karşı ortak ve çoğulcu mücadeleyi benimsiyoruz. Ekolojik kırımların kapitalizmin bir ideolojisi olduğunu biliyor ve mücadelemizi antikapitalist perspektifle yürütüyoruz. Dernek olarak yerelde gelişen tahribatlara karşı dururken alternatiflerini sunuyor ve bu yönde yol alıyoruz. Ekoloji mücadelesi bir yaşam savunusu aynı zamanda toplumu ilgilendiren bir meseledir; bu sebeple bölgede faaliyet yürüten demokratik kitle örgütleriyle ortaklaştırmaya ve tüm topluma mal etmeye çalışıyoruz.

Mezopotamya barajların, madenlerin olduğu kadar kuraklığın, ormansızlaşmanın da en ağır yaşandığı bölgelerin arasında. Özellikle iktidarın suyu bölge halklarına karşı bir silaha dönüştürmeye çalıştığını biliyoruz. Buna karşı Mezopotamya’daki ekoloji örgütlerinin mücadelesinden bahseder misiniz?

Kurulan barajlar ve planlanan projeler, faaliyet yürüten veya maden sahası ilan edilmiş alanlar yeni meseleler değil tarihsel süreçlere dayanıyor. Ancak burada ki mesele bir başka yer ile aynı değildir. Kürt halkına yönelik inkâr ve asimilasyon politikasının tezahürleridir. Fiziksel bir kırım beraberinde kırıma uğratılan toplumsal değerlerin bütünü…

İktidarların isimleri değişiyor ancak iktidarların Kürdistan coğrafyasına karşı yürüttükleri özel savaş politikaları değişmiyor. 90’lı yıllarda köy yakmalardan bugün orman yakmalara, barajlara, HES’lere geldik.

Fırat ve Dicle nehirleri ve yan kolları üzerinde sayısı çok sayıda baraj var. Barajlar ardı ardına sıralanmış ve coğrafyayı ikiye bölmüş durumda. Aynı zamanda Irak ve Suriye’yi besleyen Fırat ve Dicle nehirleri, hükümet tarafından çok defa tehdit unsuru olarak kullanılmıştır. Sular akışkan tabiatıyla toplum içinde yaşamı simgeleyen aynı zamanda Ekolojik bir varlık iken, ekolojik bir silaha dönüştürülüyor.

Bizler; tarımsal bir sulama ya da enerji kaynağı olarak sunulan projelerin altında yatan nedenleri her platformda tartışarak, sistemi deşifre ediyoruz. Ulusal ve uluslararası zeminlerde mücadelemizi ortaklaştırmaya, sorunun sistemsel bir sorun olduğunun bilinciyle ve mücadelenin politik hattını örerek, alternatiflerini konuşuyoruz.

Ekoloji mücadelesinin politik olduğu sıklıkla vurgulanıyor ama bu konunun hala yeterince anlaşılmadığı da aşikar. Ekoloji mücadelesinin “siyasetler üstü” olduğu savunuluyor. Politik bir ekoloji mücadelesinde siz neyi anlatmak istiyorsunuz?

Bölgeden bölgeye, neden ve sonuçları her ne kadar farklı olsa da aynı iktidar anlayışı ve tahakküm sitemi, aynı kapitalist sistem tarafından gerçekleştirilen fiziksel ve toplumsal yıkımlar yaşanıyor. İktidar ve devlet eliyle verilen kararların hiçbiri toplumsal değildir. Bu bağlamda toplumun yapay ihtiyaçlarının devlet tarafından belirlenip sürekli üretim ve tüketim anlayışıyla politikalar belirleniyor. Bizler yalnızca sonuç odaklı değil,
nedenlerini tartışarak politikanın asıl sahiplerinin toplum olduğu gerçeğiyle hareket ediyoruz. Halkların kendi ihtiyaçları doğrultusunda doğa ile uyum içerisinde politikalar belirlenmesi gerektiğini esas alıyoruz.

Pek çok kere, ekolojik yıkım ile demokrasinin yıkımı arasında bağ olduğunu savunuyoruz. Kürt halkına yönelik antidemokratik yaklaşımlar çözülmeden ne Kazdağları ne Akbelen ne de İkizdere’deki ormanların talandan kurtulamayacağını da söylemek gerek çünkü iktidarın demokrasisi halkların kendi sözünü söyleme özgürlüğüne karşı. Sizler de inkar, imha ve güvenlik eksenli baskılara en ağır şekilde maruz kalan coğrafyada mücadele ediyorsunuz. Bu politikalar sizi nasıl etkiliyor? Diğer yerlerdeki ekoloji mücadelelerinde dayanışmanın boyutu nasıl?

Kapitalist sistem sömürücüdür. Yalnızca meta üretmez aynı zamanda kültürü, yaşanmışlıkları, toplumu da kırıma uğratır. Ulus-devletlerin kendilerini var etmeleri için kapitalizm kadar milliyetçilik rejimi de hep ön planda olmuştur.

2015 kent savaşları ve akabinde uygulanan Olağanüstü hal ile birlikte Kürdistan coğrafyasında ki baskı katmerlenerek arttı. Halkın iradesi olarak seçilen eş başkanların yerlerine atanan kayyımlarla birlikte kamusal alan özellikle muhalif olan kesimlere yasaklı bir hal aldı. 2016 yılından bugüne kadar valilik kararlarıyla birer aylık sürelerle basın açıklaması, gösteri, yürüyüş gibi etkinlikler yasaklanıyor. Bu kararlar tanınmayıp kamusal alanda gerçekleştirilen herhangi bir eylemsellik sonucunda gözaltı, ifade benzeri işlemlerle halklar sindirilmeye çalışılıyor. Kürdistan da artan baskı akabinde ülke geneline yayılıyor. Süreç ve bu baskı politikaları iyi okuna bilinirse dün Kürdistan’da yasak olan yarın Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde yasaklı hale geliyor. Her sene Kürt coğrafyasında yakılan ormanlarda karşılaştığımız engellemeler ve müdahalesizliklerin neredeyse aynısı bugün
Türkiye’de yanan ormanlarda karşılaşıldı. Kürt coğrafyasında karakollar, kalekollar yapılıyorken, Türkiye de oteller, TOKİ’ler inşa edilmesinden bahsediliyor. Bir yaşam alanı; ormanı, su varlıkları, toprağı, kültürel varlıkları ve toplumsallığı ile vardır. Nerden bakarsanız bir yaşamın imhası söz konusu.

Coğrafyamızda; bitmek bilmeyen fiziksel ve sosyolojik savaşlar, Kürdistan’ın doğasına ve toplumuna yönelik saldırılar, mücadelelerin iç içe geçmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. Yürütülen her savaş, ekolojik ve toplumsal yıkımdır. Bizler ekoloji mücadelesi verirken aynı zamanda barış ve demokrasi mücadelesi de yürütüyor, kültürümüzü, dilimizi, değerlerimizi sistemin asimilasyon politikalarına karşı korumaya çalışıyoruz.

Ekoloji örgütlerinde mücadele eden kız kardeşlerimizin doğayı katleden patriyarkal kapitalist sisteme karşı mücadele ettiği kadar aynı zamanda bulundukları alanda da var olduklarını anlatmak için mücadele etmek durumunda kaldığını görüyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, Mardin Ekoloji Derneği’nde bu anlamda belirlediğiniz ilkeler var mı?

Kapitalist sistem iktidarcı ve tekelci anlayışıyla aynı zamanda erkek egemen sistem yaratır. Erkek egemen sistemin üretmiş olduğu dincilik, felsefe ve bilimcilik ideolojileriyle oluşturduğu hiyerarşik, sınıf eksenli ve tahakkümcü zihniyetine karşı; cinsiyet özgürlükçü yeniden üretim anlayışı ortaya koyuyoruz. Oluşturulan kadın-erkek karşıtlığıyla mücadele ediyor, demokratik, Komünal, ekolojik, ekonomik, kadın özgürlükçü toplum paradigmasını
her alanda yaşatmaya çalışıyoruz. Bireyi esas alan, bireyciliği ön plana çıkaran kavramsallığa karşı mücadele ediyor, farklı kimliklerin özgürlüğünü demokrasinin temeli sayıyoruz.

Komünal yaşamın ve ekonominin varoluşu kadınlardır. Bu anlamda kadının demokrasi, emek, ekonomi çalışmalarına aktif katılımını olmazsa olmaz kabul ediyoruz.