Onto-Epistemik Sınırlar Dizisinde Hinterlandı ve Doğayı Düşünmek: Ekstraktivizmin Havza Bazlı ve Sınırötesi Etkileri

Bu yazı Polen Dergi'nin 7. sayısında yer almıştır.

0
270

Yaşam alanlarının sömürgeleştirilmesiyle yapılandırılmaya başlanan sömürücü birikim tarzı o zamandan beri aşırılaşan kapitalizmin talepleri tarafından belirlendi. Bazı bölgeler birincil metaların çıkarılması ve üretimine yoğunlaşmışken bir kısmı da doğayı ihraç ederek onu ithal edebileceği metalar halinde üretme rolünü üstlendi. Bu nedenle büyük miktarlardaki doğal varlıkları ortadan kaldıran faaliyetlere atıfta bulunmak için ekstraktivizm terimini kullanacağız çünkü ekstraktivizm, madenler veya petrol ile sınırlı değildir; tarımda, ormancılıkta ve hatta balıkçılıkta da mevcuttur. Büyük ölçekli yeraltından karbonu çıkarma nedeniyle ormanlar veya toprak verimliliği gibi birçok “yenilenebilir” varlığın yenilenemez hale gelmesinden sorumludur. Bunun nedeni; çıkarma hızının ortamın varlığı yenileyebildiği orandan çok daha yüksek olduğunda doğal varlığın tükenmesidir. Dolayısıyla mevcut çıkarma hızında, yenilenemeyen doğal varlıkların sorunları, yenilenebilir olsun veya olmasın tüm doğal varlıkların etkileşimini değiştirebilir. Bahsi geçen etkilerin eşliğinde de ekstraktif faaliyetlere dayalı sömürgeci ve yeni yağma ve mülk edinme mekanizması oluşmuştur. Çevresel yıkım da ekstraktif kalkınmanın maliyeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Maliyet durumu sorgulanmadığından dolayı bu yaklaşımlar tarihsel analizden yoksundur ve altta yatan temel problemlerle bağlantısı kurulmamaktadır.

Doğal varlıkların uzaklaştırılmasındaki hacim ve yoğunluğa, teknolojik kullanımlara ve içinde tüketilen enerji, su ve madde dengesine göre ekstraktivizmler farklı dönemlere göre sıralanabilir. Bu şekilde, birinci ve ikinci nesil ekstraktivizmler, esas olarak insan emeğine veya sınırlı teknolojik donanıma dayanır. Günümüzde, üçüncü nesil ve dördüncü nesil ekstraktiflere ise yoğun işleme, daha yüksek hacimlerde ekstraksiyon elde etmek için enerji, su ve kimyasal gereksinimler hakimdir. Açık ocak madenciliği üçüncü nesil ekstraktivizmine örnek olabilirken daha madencilik ve kimya endüstrileridir. Toprak ve sudaki siyanür; metal madenciliği süreçlerinden, kimya endüstrilerinden, demir-çelik fabrikalarından gelen deşarjlardan oluşur. Doğal çevrede kolaylıkla reaksiyona girmesine ve bozunmasına veya değişen stabilitelerde kompleksler ve tuzlar oluşturmasına rağmen, çok düşük konsantrasyonlarda birçok canlı organizma için toksiktir. Canlılarda siyanür toksisitesi en yaygın olarak siyanür gazının solunmasından veya siyanür tuzlarının yutulmasından kaynaklanır. Yeraltı suyuna siyanür dökülmesi uzun süre devam edebilir ve içme suyu akiferlerini kirletebilir. Siyanürle kirlenmiş yeraltı suyu, hidrolojik olarak birbirine bağlı komşu akarsuları da kirletebilir.

Kirleticilerin doğrudan yeraltı sularına boşaltılmasını yasaklayan ve yüzey sularının iyi ekolojik durumunun korunması gerektiğini maddeleyen Maden Atıkları Direktifi; Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi bazı AB üye ülkelerince siyanür liç işlemlerinin yasaklanması şeklinde nihayetlendirilmiştir. Madencilikte siyanür kullanımı hakkında Avrupa Parlamentosu’nun 5 Mayıs 2010 tarihli genel yasak hakkındaki kararı aynı zamanda “son 25 yılda dünya çapında siyanür sızıntılarını içeren 30’dan fazla büyük kaza meydana geldi” ve “özellikle aşırı hava koşullarının, diğerlerinin yanı sıra ağır ve sık yağış olaylarının artan insidansı dikkate alındığında, bu tür kazaların bir daha olmayacağına dair gerçek bir garanti yoktur” ifadelerine ek olarak “siyanür madenciliği teknolojilerinin Türkiye’de kullanımının tamamen yasaklanması gerekli” önerilerini içermektedir.

Haklı bir önerme olmasının yanında öyle ki cevherlerin öğütülmesi ve düşük dereceli cevherlerin yığın liçi yoluyla ekstraksiyonu, yüksek konsantrasyonlarda toksik sodyum siyanür (NaCN), serbest siyanür ve metal-siyanür kompleksleri içeren milyonlarca litre alkali su döngüsünü gerektirir. Bazı öğütme işlemleri, 150 ha ve daha büyük atık havuzlarıyla sonuçlanır. Cevher yığınının düzleştirilmiş tepesi üzerine siyanür püskürten veya damlayan yığın liç operasyonları, yüzey alanında yaklaşık 1 ha’lık çözelti işleme havuzları gerektirir. En yüksek NaCN konsantrasyonlarının bulunduğu yığınların tepesinde çeşitli boyutlarda su birikintileri oluşabilir. Çözelti geri kazanım kanalları genellikle, bazıları açığa çıkabilen liç yığınlarının tabanında inşa edilir. Tüm bu siyanür içeren su kütleleri, uygun şekilde yönetilmezlerse yaban hayatı, özellikle göçmen su kuşları ve yarasalar için tehlikelidir. Siyanür çözeltilerinin nehirlere ve akarsulara kazara dökülmesi, büyük miktarda balık ve diğer sucul biyota ölümlerine neden olur.

Maden açık ocaklarında sel baskınını önlemek ve toprağın büyük ölçekte hareket etmesini sağlamak için genellikle yeraltı suyunun çekilmesi ve sulama için kullanılması, hızlı infiltrasyon havzalarına deşarj edilmesi veya bazı durumlarda yüzey sularına deşarj edildiği görülür. Yeraltı suyu çekilmesinin olumsuz etkileri arasında yer altı suyu çekilmesinin 5 km yakınında obruk oluşumu; sulama, stok sulama ve diğer su kullanımları için mevcut su miktarını azaltılarak dere akışlarının azalması; karasal yaban hayatı için azaltılmış taşıma kapasitesi ile yaban hayatı için bitki örtüsünün azaltılması veya kaybı; yerli balıklar ve avları için su habitatının kaybı yer alır. Maden susuzlaştırma suyunun ve diğer suların ana su yollarına yüzey deşarjı, fazla miktarda arsenik, toplam çözünmüş katı madde, bor, bakır, florür ve çinko içerebilir. Madencilik faaliyetleri durduğunda ve su pompaları söküldüğünde, bu büyük açık ocaklar yavaş yavaş suyla dolabilir ve göller oluşturabilir. Ocak göllerinin su kalitesi çevresel kirliliğe sebebiyet verir.

Fosil yakıt çıkarımının sağlıkla ilgili sonuçlarının küresel iklim değişikliğini yönlendirmede keskin de bir rolü vardır: yanan kömür, gezegenin ısınmasına neden olan emisyonların üretilmesinde temel faktördür. Büyük ölçüde kömürden kaynaklanan iklim krizi; deniz seviyesinin yükselmesiyle artan sıcaklık anomalilerine, siklonlar ve fırtına dalgalanmalarına maruz kalmaya, vektörel hastalıkların artan bulaşma potansiyeline sahiptir. Değişen mevsimsel yağışlar yoluyla su temini ve gıda güvenliğine yönelik tehditler bulundurur. Artan gıda ve su kaynaklı hastalıklar, özellikle temiz su temini ve sanitasyonun yetersiz olduğu ayrıca sel nedeniyle altyapının zarar gördüğü bölgelerde görülmeye başlar. Uzun süreli kuraklık, suyu hijyen amaçlı kullanım için uzak bir ihtimal haline getirir ve mevcut sudaki patojen konsantrasyonlarını artırabilir. İklim krizi kapsamındaki öncelikli hastalıklar zoonozlar (leptospirosis gibi hayvanlar tarafından bulaşan hastalıklar), solunum yolu hastalıkları (astım ve alerji dahil), psikososyal sağlıksızlık ve bulaşıcı olmayan (örneğin, daha az besleyici diyet, ithal ve işlenmiş gıdalara daha fazla bağımlılık ile ilişkili diyabet ve obezite) hastalıklardır. Ekstraktif faaliyetlerin yoğunlukla etkilerine dahil olduğu iklim krizi bugünden başlayan yakın gelecekte çok daha büyük bir sağlık yükü potansiyeli, belirli alanlarda yoğunlaşmış nüfus baskıları, yetersiz sağlık sistemleri ve sınırlı teknik kapasite ile görünür olmaya başlamıştır.

Zamanla farklı kılıklarda ortaya çıkan ekstraktivizm; petrol ve madenciliğin bölge ekonomilerinde, siyasi yapılar ve dinamiklerce “rant kollayıcı” uygulamalara ihtiyaç duyar. Karar alma sürecini yönlendiren otoriterlik kamu harcamalarında ve isteğe bağlı gelir dağılımında orantısız bir artışa yol açar. Bu aynı zamanda pratikte nüfusun büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde yaşadığı, hammadde bakımından zengin ülkelerin çelişkisini de açıklar. Ayrıca, topraklarında bu sömürücü faaliyetlerin gerçekleştiği topluluklar, her zaman bu tür kaynak sömürüsünden beri  gelen bir dizi sosyal ve çevresel sorunun etkisine maruz kalmışlardır. Rant arayışı; üretim faaliyetini ve elbette toplumsal ilişkilerin geri kalanını belirler. Yerel toplulukların yerinden edilmesi, topluluk ilişkilerinde kopmalar, dünya görüşlerinin erozyonu, daha fazla suçla artan şiddet, fuhuş, yolsuzluk ağları, kaçakçılık gibi çoklu sosyal etkiler; ticarette ve yerel üretimde kırılma, ücret gelirlerinde artan asimetriler vb. gibi ekonomik etkiler ekstraktivizmin sonuçlarını oluşturmaktadır. Kuşkusuz, toplumsal ve çevresel etkileri yüksek ancak ihracat hedefi gibi koşulları karşılamadıkları için çıkarımcı olarak kabul edilmeyen doğal varlıklara el koymanın başka yolları da olduğu bilinmelidir. Tüm bunların çevresel etkileri ve toplumsal etkileri göz önüne alındığında şu anda gezegenin en ciddi çevre sorunlarını yaratarak hinterland ve doğanın ekstraktif faaliyetlerce yönlendirilmesinde yaşamı hedef alan bir tahakküm projesi olduğu sonucuna varılmaktadır.

Referanslar

Acosta, A. (2013). Extractivism and neoextractivism: two sides of the same curse. Beyond development: alternative visions from Latin America, 1, 61-86.

Alonso-Fernández, P., & Regueiro-Ferreira, R. M. (2022). Extractivism, ecologically unequal
exchange and environmental impact in South America: A study using Material Flow Analysis
(1990–2017). Ecological Economics, 194, 107351.

Evangelista-Vale, J. C., Weihs, M., José-Silva, L.,Arruda, R., Sander, N. L., Gomides, S. C., … & Eisenlohr, P. V. (2021). Climate change may affect the future of extractivism in the Brazilian Amazon. Biological Conservation, 257, 109093.

Martinez-Alier, J., & Walter, M. (2016). Social metabolism and conflicts over extractivism.
In Environmental Governance in Latin America (pp. 58-85). Palgrave Macmillan, London.

Raftopoulos, M. (2017). Latin Amerika’da sosyal-çevresel çatışmalar, ekstraktivizm ve insan
hakları üzerine güncel tartışmalar. Uluslararası İnsan Hakları Dergisi , 21 (4), 387-404.
Szeman, I., & Wenzel, J. (2021).

What do we talk about when we talk about extractivism?. Textual Practice, 35(3), 505-523.