Sanayi Doğa ve İnsan: Sınıfın ekolojik yaraları

Bu yazı Polen Dergi Şubat sayısında yer almıştır.

0
468
kocaeli sanayi havzası

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun editörlüğünde hazırlanan Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan kitabı, Türkiye’nin ikinci büyük sanayi havzası olan Kocaeli özgülünde belli başlı sanayi kolları üzerine yapılan araştırmalara dayanarak sanayinin doğaya ve halk sağlığına etkilerini detaylı olarak bize sunuyor. Kitaptaki Onur hocanın makaleleri ve diğer her bir makale emek ve ekoloji ajandasının ortaklaştırılmasını sağlayacak yeni bir perspektif oluşturmak açısından son derece önemli.

Prof. Dr. Hamzaoğlu hocamızı birçoğumuz meşhur “Dilovası Raporu” ile tanıdık. 2011 yılında yürütmekte olduğu “Kocaeli’nin Dilovası ve Kandıra İlçelerinde Yaşayan Gebelerden Doğan Bebeklerde Ağır Metal Maruziyeti İle Büyüme ve Gelişme Durumu” isimli projesinde elde ettiği verilerle annelerin sütünde Dünya Sağlık Örgütü tarafından tanımlanmış sınır değerlerin üzerinde ağır metal saptamıştı. Dilovası’nda ve Kandıra’da doğan bebeklerin ilk kakasından alınan örneklerde de kurşun, civa, kadmiyum, arsenik, alüminyum gibi ağır metaller saptanmıştı.

Onur hoca daha önce de, patronların özerklik bölgelerinden biri olan Dilovası ilçesinde 2004 yılında ölümlerin nedenlerini araştırdığında, 1995- 2004 yılları arasındaki ölümlerin yüzde 32’sinin kanser nedenli olduğunu saptadı. Dünyada ve Türkiye’de kanser nedenli ölümlerin yüzde 13’den az olduğu kabul edilirken Dilovası’nda 100 ölümden
33’ünün kanser nedenli olduğu saptandı. Bununla birlikte, Dilovası’nda 10 yıl ve daha uzun süre yaşayanlarda kanserden ölme riskinin daha kısa süre yaşayanlara göre 4.4 kat fazla olduğunu ve bu durumun kişilerin sigara içme durumu ve yaşından etkilenmediği ortaya konulmuştu.

Onur hoca, Ocak 2016’da yayımlanan “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı Barış Bildirisini imzalayan 1128 akademisyenlerinden biri olduğu gerekçesiyle, 1 Eylül 2016 tarihinde, yani Dünya Barış Gününde, Kanun Hükmünde Kararname ile Kocaeli Üniversitesi’nden ihraç edildi. 2018’de ise Halkların Demokratik Kongresi’nin eş sözcülüğünü yaptığı bir süreçte gözaltına alınarak tutuklandı. Beş aylık tutukluktan sonra serbest bırakıldı.

Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan kitabının Onur hoca tarafından yazılan giriş yazıları, Türkiye’nin ekoloji hareketinin gelişimini yeni bir gözle (sınıf gözüyle) değerlendirmek için bir çerçeve sunuyor. Aslı Odman’ın belirttiği gibi, “bir işçinin ölümünü çevre felaketinin işaret fişeği olarak” tanımlayarak, “kapitalist üretim süreçlerinin girdilerinde kullanılan dönüştürülmüş doğa parçaları olan kimyasallar, tozlar, sair toksik malzemeler, pestisitler, radyoaktivite vs aracılığı ile insanları üretirken öldüren meslek hastalıkları (…) gündemi emek-ekoloji gündeminin ortaklığını meşru ve elzem kılan en önemli unsurlardan ve mücadele alanlarından biri.” [1]

Türkiye’deki çevre/ekoloji mücadelesi gündeminin ağırlıklı kısmını enerji ve maden şirketlerinin yurdumuzun dört bir tarafını şantiye sahası haline getirmesine karşı can havliyle karşı koyuşlar oldu. Gökova termik ve Akkuyu nükleer santrallerine karşı başlayan mücadelelerden Bergama’ya ve Cerattepe’ye, oradan Karadeniz’in her deresini, vadisini tarumar eden HES inşaatlarına, Munzur’dan Kazdağlarına, Toroslardan Fatsa’ya, her yerde maden ve enerji şirketlerinin başını çektiği bir ekolojik talan rejimi ile karşı karşıya kaldık. Bütün bunlara karşı da başını emekçi köylülerin –özellikle de emekçi kadınların- çektiği bir yaşam mücadelesi gelişti.

Bu hareketlerin can havliyle başlayan mücadelelerin en temel sorunu, ironik olarak en önemli (pozitif) özellikleri olan çevreci olmalarıdır. Yani enerji&maden şirketlerinin faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkan yıkımla (örneğin orman yıkımı, vadilerdeki derelerin, nehirlerin gasp edilmesi, hava kirliliği, vb.) sınırlı bir mücadele yürütmeleridir. Aykut Çoban’ın daha önce belirttiği gibi “tekil/sorun odaklı” olmalarıdır. Tekil-sorun odaklı olma eğilimi, sorunu, “tasarlanan projenin yaratacağı zarardan ibaretmiş gibi görülür. Etkinlik kaynaklı (termik santral, çimento fabrikası, taş ocağı), tahribata bağlı (orman, kıyı, mera tahribi), kirliliğe dayalı (hava, su, toprak kirliliği), risk tanımlı (nükleer, GDO) olarak sorun saptanır.” [2] Sorun böyle tespit edildiğinde de mücadelenin başarı kriteri de o tesisin engellenmesi, devletin verdiği izinlerin mahkemelerce iptal edilmesinin sağlanması vb. olur.

İşin bu kadarının bile yapılması kuşkusuz çok önemli bir hak arama, örgütlenme, eylem yapma yeteneği kazandırmıştır. Bu anlamda çok büyük bir demokrasi baharı yaratmıştır.[3] Fakat aynı zamanda hareketi bir Sisiphos çilesine mahkum etmiştir; sürekli bir tekrar içinde olan bir hareket. Ve daha önemlisi hareketin bir çevre hareketi olarak kalması, hareketin, mücadele ettiği sorundan dolaylı ve dolaysız olarak etkilenen başka toplumsal kesimlerin desteğinden, onların da mücadeleye dahil olmasının yaratacağı olanaklardan mahrum bırakmıştır. Hatta çoğu durumda maden ve enerji sektöründe çalışan işçilerle karşı karşıya gelmelerine neden olmuştur. Halbuki işçileri de, köylüleri de, diğer canlıları da sömüren, yıkıma uğratan fail aynısıdır, sistem aynısıdır.

Enerji ve maden şirketlerine karşı gelişen çevre hareketi nedenlerden çok sonuçlara odaklandı. Enerji ve maden şirketleri, ormanların yıkımına, suların, havanın, arazilerin kirlenmesine neden oluyordu. Ve bu elbette doğru idi. Çevreci bu itirazlara egemenler ve onların etkisi altında kalan halk da sık sık hareketi müzmin muhalefet olmakla tazyik altına aldı, sürekli “alternatifiniz ne?” sorusu ile baskı altına almaya çalıştı. Çevre hareketi de ilk başlarda “güneş, rüzgâr bize yeter” derken aynı baskı altında bugün de hala “enerji forum”ları düzenleyerek (örneğin Ege Çevre ve Kültür Derneği tarafından düzenlenen Enerji Forumu gibi) “alternatif” üretme gayretinde bulunuyor.

Ekolojik yıkımın koçbaşının enerji ve maden şirketlerinin olduğu doğru bir tespittir. Ama enerji-maden sektörü tek başına bir düşman fail değildir. Enerji-maden hem birer metadır hem de bütün meta sürecinin hammaddesidir. Aynı zamanda yaşam için vazgeçilmezdir. Yaşamımız için vazgeçilmez olan bu alanların metalaştırılmasını, bu meta üretiminin tüm halkalarını temel alarak, bu halkaların her birindeki mağdurları ve failleri sınıflandırıp, ortak düşmana karşı zincirin bütün halkalarındaki mağdurları birleştiren bir politik düzeye de erişememiş olmak bu hareketlerin en temel eksikliğidir. Bu nokta bir hareketin çevreci mi politik ekolojik bir hareket mi ayrımı açısından temel noktadır.

Enerji ve madenler sanayi üretiminin, “kentleşme”nin, “kalkınma”nın hammaddesidirler. Üretilen enerjinin tüketiminin sektörel dağılımı da bunu gösterir: en yüksek tüketimin %25,3 ile sanayi sektöründe ve %24 ile enerji ve çevrim, %19,8 ile ulaştırma sektöründe gerçekleştiği görülmektedir. Kısacası enerji esas olarak sanayi üretimi, üretim-dağıtım-satış vd. süreçleri için gereklidir. Enerji ve maden projelerinde yaşanan artış ve bu artışın “çevresel etkileri”nin gerisinde, sanayinin, “kentsel dönüşüm”ün, daha genel olarak ifade edersek küresel sermayeye bağlı Türk burjuvazisinin küresel işbölümündeki yeri/rolüne bağlı sermaye birikim modeli vardır. “Enerji sorunu” etrafındaki bütün tartışma, üretim tarzı (kapitalist üretim tarzı) ve yaşam tartışmasıdır. Yani “enerji sorunu”, fosil mi yenilenebilir kaynaklar mı, dışa bağımlı mı milli mi, kamusal mı özel mi, sorularından ne tek biri ne de hepsi birden şeklinde ele alınamaz. Bu sorulardan birine odaklanan tartışmanın liberalizme saplanması işten bile değildir.

Türkiye’nin ve benzeri ülkelerin 1990’lı yıllardan itibaren ama yoğunlukla 2000’li yıllardan itibaren enerji, maden ve inşaat şirketlerinin (bu üç sektörü bünyesinde birleştiren belli başlı holdingin) her anlamda ülke gündemi olmaları kapitalizmin 1970’li yılların yapısal krizine çözüm olarak üretilen Washington Konsensüsü adıyla anılan “yapısal uyum politikaları” ile hayata geçirilen neoliberalizmden Türkiye’nin payına düşen görevlerden dolayıdır. Dünya Bankası ve IMF koordinasyonunda ve hemen her yerde askeri faşist darbelerle toplumsal örgütlülüğün kırımdan geçirilmesi sonrası hayata geçirilen “yapısal uyum politikaları” sermayeye yeni birikim alanları ortaya çıkarmak (eğitimden sağlığa kadar bütün toplumsal hizmetlerin özelleştirilmesi) ve karlılık oranlarının düşmesine neden olan emek-gücünün değerini ucuzlatmaktı. Bunlara “yeni ve ucuz enerji ve hammadde kaynak ve çeşitliliği yaratma ve üretim sürecine dahil etme faaliyetleri” de [4] dahildi.

Bu “yeni ve ucuz sabit sermaye –hammadde ve enerji arayışı”, “yüksek enerji tüketimi gerektiren, hammadde sağlanması ve üretim aşamaları insan ve doğaya yüksek zarar verdiği için alınacak önlemlerin maliyeti yüksek olan üretim alanları (çimento, demir çelik vb.) sistemli bir biçimde merkez kapitalist ülkelerden çevre-bağımlı kapitalist ülkelere kaydırılmıştır”(s.29). Bu sayede Avrupa’nın merkez kapitalist ülkelerinde 1970lerden 2013’e kadar (örneğin Danimarka ve Hollanda) yaklaşık %92lik oranda demir çelik üretimi düşmüştür. Aynı yıllarda ise Türkiye’de demir çelik üretimi 1 milyon 312 bin tondan 26.4 kat artışla, 34 milyon 654 bin tona yükselmiştir. Türkiye’deki demir çelik üretiminin yarısını (17.3 milyon ton) ihraç ederek dünya yedincisi olmuştur (s.29). Hem hammadde sağlanması hem üretim aşamasında doğaya en fazla zarar veren hem de üretim sürecinde yüksek elektrik enerjisine gereksinim duyulan çimento sanayi için de benzer durum sözkonusudur. 1975-2013 arasında İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’da çimento üretimleri önemli ölçüde azaltılırken Türkiye’de 1990’da 24 milyon ton olan çimento üretimi, 2013’te 71 milyon tona çıkarılmıştır. Bu üretim miktarı ile Türkiye, çimento üretiminde Avrupa birincisi ve dünya genelinde yedinci olmuştur. Çimento ihracatında dünya çimento üretiminin yüzde 59’unu gerçekleştiren Çin’i bile geçerek ikinci olmuştur.

Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan kitabının bu çerçevede belli başlı sanayii dallarında üretim sürecinde ve sonucunda havaya, suya, toprağa karışan kirleticilerin doğaya ve insan sağlığına etkilerini inceliyor. Böylece şimdiye kadar ekoloji mücadelesinde tarafların ilk çatışma anı olan Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) süreci ile Sağlık Etki Değerlendirme (SED) sürecinin aynı anda ele alınması gerektiğini gösteriyor. SED süreci, aslında sadece insan merkezli bir değerlendirme de değildir. Ormana zararlı olan insana da zararlıdır, sözünde olduğu gibi, bütün canlılar için yürütülecek bir mücadele genişletilebilir. Böylece, ekoloji mücadelesi sadece çevresel etkileriyle değil, başta o sektörde çalışan işçiler olmak üzere, her biri “patronların özerklik bölgesi” olan organize sanayi bölgelerindeki, havzalardaki sınıf örgütlenmesinin, “işçi kentlerin” temel gündemi haline getirilebilir.

Kitapta demir-çelik, çimento, boya, lastik, otomotiv, petrol rafinerileri ve deterjan sanayiinde kullanılan maddelerin doğanın ve insanın sağlığına etkilerini araştıran tek tek makaleler, ÇED ve SED süreçlerini analiz eden yazılarla tamamlanıyor. Çevre ve enerji tüketimi yönüyle en fazla eko-kırıma neden olan endüstrilerin başında gelen demir-çelik sektörünün hammaddelerin depolama alanlarından başlayarak, üretimin her aşamasında havaya, toprağa ve suya karışan atıklar üretmektedir. Bu sektör aynı zamanda küresel sera gazı emisyonlarının da %3-4’ünü üretmektedir. Bu endüstrinin temel hammaddesi olan hurda metalin eritilmesi esnasında poliklorlu dibenzo-p-dioksin/furan gibi son derece tehlikeli bileşikler ortaya çıkar. İzmir Körfezi’nde deniz kirliliğinin değerlendirilmesi amacıyla yapılan bir çalışmada alınan 14 örnekte ağır metallerin yanı sıra poliklorlu dibenzeo-p-dioksinler ve poliklorlu dibenzorfuranlarca yoğun olduğu gösterilmiştir. “Endüstri yoğun bir bölge olan ve iki EAO (elektrik ark ocaklı demir çelik)’lu tesisin faaliyet gösterdiği Dilovası’nda 10 yıl ve daha uzun süre yaşayanlarda kanser nedeniyle ölme riski, 10 yıldan az yaşayanlara göre 4.4 kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir” (s.182). Demir-çelik üretiminin her aşamasında açığa çıkan katı-sıvı ve gaz atıkların canlı sağlığı üzerindeki kanserojen olan-olmayan birçok etkisi vardır.

Türkiye’nin ihracatta ikinci olduğu çimento sektöründe de durum benzerdir. Kalker taşları ve kil karışımından elde edilen çimento da yüksek enerji harcayan bir sektör olmanın yanında yüksek hava kirleticidir de. Çimento fabrikalarından çevreye yayılan tozlar, ağır metaller havada ve toprakta kirlenmeye neden olmakta, biyo çeşitlliği yok etmektedir. Ayrıca bu fabrikalarda lastikler, atık yağlar, boya çamurları, solventler gibi atıkların yakıt olarak kullanılması da ayrıca bir kirlenmeye neden olur. Yakılan atıklardan karbondioksitin yanında başka “kalıcı organik kirleticiler” arasında olan kirleticiler havaya, suya ve toprağa karışmaktadır. Çimento sanayiinde oluşan atıklar da başta solunum, dolaşım, sindirim ve sinir sistemini etkileyerek insan sağlığını bozmaktadır. Bu örnekler diğer sektörlerdeki durumlara dair somut araştırmalarla devam ettirilebilir.

Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan çalışması, ekolojik yıkımın çevresel boyutlarının yanı sıra halk sağlık boyutunu bilimsel olarak ortaya koyuyor. Sanayide kullanılan hammaddelerin ve üretim işlemleri sürecinde oluşan katı, sıvı ve gaz atıkların havaya, suya, toprağa karışmadan önce bizzat o maddeleri işleyen emekçilerin bedenini (doğasını) yok etmektedir. Bu yıkım “meslek hastalıkları” olarak tıbbileştirilmektedir ve “doğallaştırılmaktadır”. İşçilerin kitlesel olarak kanser başta olmak üzere birçok hastalıkla yıkıma uğratılması mesleğin doğal sonucu olarak kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Kuşkusuz burada, sanayileşme, kalkınma, zenginleşme gibi birçok ideolojik mit devreye girmektedir.

Türkiye’nin dünya kapitalist iş bölümündeki yerini ve üstlendiği rolü de ortaya koyarak, doğanın ve halk sağlığının yıkıma uğratılmasının sermaye birikiminin bir sonucu olduğunu gösteriyor. Böylece de bir bütün olarak küresel sermayenin sanayi üretimini sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu ucuz hammadde ihtiyacının karşılanması sürecinin bir parçası olarak ancak enerji ve maden sektörünün doğanın yıkımındaki rolü de ortaya çıkarılmış oluyor. Türkiye’de son 20-25 yılda üretim ve sayılarının dikkat çeken düzeyde artan sanayi alanlarının hem kirleticiliklerinin ve tahrip ediciliklerinin hem de elektrik tüketiminin yüksek sektörler olması tam olarak Türkiye kapitalizminin küresel emperyalist iş bölümündeki yeri ile ilgilidir.

Kitap bize, enerji ve maden şirketlerinin çevresel yıkımlarına odaklanan ekoloji hareketinin tekil/sorun odaklı olma halinden çıkması, “alternatif” arayışları, stratejik düzeyde bütün küresel ilişkilerle birlikte ele almanın zorunluluk olduğunu göstermesi yanında ayrıca ÇED mücadelesinin SED mücadelesi ile birleştirilmesinin önemini de ortaya koymaktadır. SED mücadelesi aynı zamanda sınıfın meslek hastalıkları adı verilen ekolojik yaralanmasına karşı mücadelesi olarak ele alınmalıdır.

Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan
Haz. Onur Hamzaoğlu
Kocaeli Tabip Odası
Mayıs 2016

[1] https://www.polenekoloji.org/emek-ve-ekoloji-gundeminin-ortakligi-al-yesil-gundem-ve-eylem-hatlari/
[2]https://birartibir.org/yine-dene-yine-yenil-nereye-kadar/
[3]https://hyd.org.tr/attachments/article/510/saha5.pdf
[4]Sanayi Doğa ve İnsan, s.28