Emtia Krizleri, Emek ve Doğa

0
465
emtia krizi

Sanayi devrimi sürecinde emtia krizleri

Sanayi devriminin buhar makinesi ve pamuklu dokuma sanayindeki büyük itilimle karakterize olduğu vurgulanır. Ancak sanayi devriminin ilk evresinde (1770’ler-1830’lar) tekstil sanayinin temel enerji kaynağı, Arkwright’ın su gücüne dayalı su çarkı makinesiydi. Watt’ın buhar makinesi ise daha çok kömür ve demir madenlerinden su tahliyesi için ve daha geriden gelen demir sanayisinde kullanılıyordu. Demir ağırlıklı olarak ithal edildiğinden oldukça pahalıydı, odun ve odun kömürü ormanların azalmasıyla kısıtlı ve aşırı pahalıydı. Büyük toprak sahiplerinin toprak rantı ve tahıl tekeli (tahıl yasaları) ise sınai karlardan yapılan rant kesintisinin, kömür, demir ve (dokumacılıkta yoğun olarak kullanılan) un gibi hammadde fiyatlarının düşürülmesini engelliyordu. Tahıl krizi (1814-15), ücretler üzerindeki basıncı da artırıyor, açlık isyanlarına yol açıyordu. Büyük toprak sahiplerinin tekeli ve yeni tarım araç ve yöntemleriyle sağlanan tarımsal üretkenlik artışının bir sınıra dayanmış olmasıyla birlikte, arazi, maden, tahıl-gıda rant, hammadde ve fiyatlarının çok yüksek olması, sanayi-tarım iç ticaret hadlerinin ağır biçimde sanayi aleyhine olması da işçilerin yoksulluğunu yarı-açlığa ittiği gibi, sanayi burjuvazisinin gelişimini kısıtlıyordu.

Temel enerji kaynağı olarak su gücünden kömüre geçiş, ilk elde, dokuma sanayinde kömürün enerji verimliliğinin daha fazla olmasından kaynaklanmadı. Su gücünün akarsu debilerinin mevsimsel değişkenliğine bağımlı istikrarsızlığından ve mekan-zaman sınırlılığından kaynaklandı. Patronlar su çarklarını döndürmeye yetecek su akışı olmadığı zaman işçileri işten çıkartıp aç bırakıyor, su akışı güçlü olduğu zaman ise 20 saat ölümüne çalıştırıyordu. Marx’ın işçi sınıfı ekonomi-politiğinin sermaye ekonomi-politiğine karşı ilk zaferi olarak selamladığı, hem daha düzenli hem de daha sınırlı bir işgünü kazanımı anlamına gelen 1833 Fabrika Yasası da, 1831-33 kriziyle birlikte, su gücünden kömüre geçişi hızlandırdı. Kömür ve demir, sermaye için hem birikime istikrar kazandırdığı hem de sermayenin emeğe karşı zaman-mekan egemenliğini artırdığı için daha avantajlıydı.[1]

Kentte işçilerin geçim zorlukları sermayeye bağımlılıklarını artırıyordu ve sermaye; devlet gücü, işsizlik, konut, gıda gibi etkenleri emekgücünü disipline etmekte daha kolay kullanabiliyordu. Sanayi devriminin ilk evresinde muazzam bir hız kazanan kırların zorla çitlenmesi ve mülksüzleştirilmesi hareketinin sınırlarına dayanmaya başlamasının, kırdan sanayiye ucuz emekgücü akışını yavaşlatması ve sermayenin emekgücünü yağmalayarak tüketme hızıyla birlikte, emekgücü arzının azalmasının (emekgücü krizi) üretim araçları üreten sektör temelinde üretkenliği yükseltme zorunluluğunun bir diğer dinamiğiydi.

Kömüre geçiş, kömüre dayalı daha büyük buhar makinelerinin tüm sanayiye ve taşımacılığa (demiryolları, buharlı lokomatif ve gemiler) hakim olmaya başlaması, daha büyük ve ilk anonim şirketlerin ortaya çıkması, tahıl yasaklarının kaldırılması, sanayi-ticaret hadlerinin sanayi lehine dönmesi… 1830’ların ve 40’ların aşırı birikim krizinin (1831-33, 1836-39, 1847 krizleri) itkisi ile gerçekleşmeye başladı. Makine ve makine yapan makineler, demiryolu ve buharlı taşımacılık, hızlı sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi, bir dünya pazarının oluşması ile “kapitalizmin kendi temelleri üzerinde yükselmesi” (göreli artı-değer) ve yayılması, aslen sanayi devriminin ikinci büyük çevriminde (“demir ve kömür çağı”: 1840’lar-70’ler), üretim araçları üreten sektörün, anonim şirketlerle birlikte itilim kazanmasıyla gerçekleşti.

Bu dönemde tekstil sanayinin önceki muazzam büyüme hızı yarıya düşerken, üretim araçları sektörünün büyüme hızı tüketim araçları üreten sektörünkinin 1840’lar ve 50’lerde iki, 1860’larda üç kat fazlaydı. Bunda kömür ve demir ucuzlarken ABD’nin Güney eyaletlerindeki köleci plantasyonlardan gelen pamuğun, (mono kültürden kaynaklanan toprak verimsizleşmesi ve Kuzey eyaletlerinin yasal engeller çıkarmasıyla köle fiyatlarının artması nedeniyle) giderek pahalılanması ve en sonu Amerikan İç Savaşı (1861-65) nedeniyle yaşanan şiddetli pamuk krizi de bir etken oldu. Kömür ve demir cevheri çıkarım ve işlenmesinde yeni teknik gelişmelerle bunların bollaşması ve ucuzlaması, enerji, makine ve nakliyat maliyetlerini düşürerek ve üretkenliği artırarak, karlılık düşüşlerinin geçici olarak tersine çevrilmesinde, 1850’li ve 60’lı yılların (sert 1857, pamuk krizi ve 1866 krizlerine karşın) hızlı bir genişleme dönemi olmasını sağlayan etkenlerden biriydi.

Sanayi devriminin başlıca hammaddeleri ve enerji kaynakları olarak, ilk evresinde bedava su gücü ve sömürgelerden gelen bol ve ucuz pamuk, yün; ikinci evresinde bol ve ucuz demir ve kömür, sınai üretim ve mutlak ve göreli artı-değer patlamasının gölgede kalmış etkenleri arasındadır. Bunlara yine sömürgelerden gelen çay, kahve, şeker, tahıl, patates, guana ve nitratlar, altın vd. eklenebilir. Vasıfsız işçilerin genellikle çay, kahve, şeker, ekmek, patatesle (ve arada bir bir parça keçi ve domuz eti) sınırlı olan, besin değeri çok düşük ama kalori değeri ve uyarıcılığı yüksek günlük gıdası, ücretleri düşürüp kısa vadede çalışma enerjisi ve dayanıklılığını artırıp (sonra çökerterek) mutlak ve göreli artı-değer sömürüsünü büyütüyordu. Engels, Britanya imparatorluğunun Latin Amerika’da guano ve nitratlar gibi doğal gübre kaynaklarının hızla tüketilmesini, kısa erimli kar hırsıyla doğanın uzun erimli süreç ve döngülerini nasıl tahrip ettiğini, bir çelişkiyi aşmaya çalışırken yerine nasıl daha büyük çelişki yarattığının kanıtı olarak görür. Britanya’nın doğal koşullarının elverişliliğinin  de (su kaynakları ve akarsuların, kömür ve demir yataklarının bol ve verimli olması, oldukça düz ada coğrafyasının kanal, yol, demiryolu yapımını kolaylaştırması ve maliyetlerini düşürmesi, vd.) sınai ve sömürgeci gelişiminde payı vardır.

Kömür ve demir, “metabolik yarılma”yı; çitlenmiş kırlardan sürülmüş emeğin canlı doğadan kopuşunu derinleştirdi. Lojistik ya da maden havzalarına kurulan büyük sanayi bölgelerinin; sanayi ile kentlerin iç içe büyümesi ve yoğunlaşmasının, bu alanlarda yarattığı dehşetli hava ve su kirliliği, işçi sağlığının ve doğanın mahvını büyütecektir. (West Mindlands gibi kömür madenleri, demir, cam, tuğla fabrikaların yoğunlaştığı sanayi bölgelerine, işçiler, gündüz bile havayı karartan, nefes almayı zorlaştıran, göz gözü görmez koyu kara sınai sis ve duman nedeniyle “kara ülke” diyorlardı.)

Pamuklu dokuma sanayinin durmaksızın artan pamuk talebi ise, ABD’nin Güney eyaletlerinin köleci üretim tarzı ve mono-kültür verimsizleşmesi handikabıyla birlikte, köleci pamuk plantasyonlarını Batıya ve Kuzeye doğru zorla genişletmeye sevketmesi, Amerikan İç Savaşı’nın (1861-65) ve Britanya ve Kıta Avrupasında dokuma sanayini durma noktasına getiren pamuk krizinin tetikleyicisi oldu. Britanya sömürgeciliği, pamuk krizini Mısır, Sudan, Osmanlı, İran ve Hindistan’da geniş çaplı pamuk ekimi ve çırçır fabrikalarını organize ederek çözmeye çalıştı. Tahıl yerine pamuk ekimi, İran’da 1871’de 1 milyon kişinin öldüğü (yine Britanya sömürgeciliğinin İrlanda’da yol açtığı patetes ve açlık buhranına benzer) bir soykırıma yol açtı. [2]  Amerikan iç savaşının ve pamuk krizinin, Avrupa’da yeni işçi ve ezilen ulus hareketlenmelerini etkilediğini, 1. Enternasyonal’in kuruluşunun da bir etkeni olduğunu belirtelim.

Britanya’da sanayi devrimi sürecinde, yıllık ortalama tarımsal üretim artışının nüfus artış hızının bile yarısı düzeyinde seyretmesi (1800-1850 döneminde yüzde 0.7-0.5 civarında), sonra  durgunlaşmaya girmesi (1850-1870 döneminde yüzde 0.2-0.1 civarında), 1870-1900 döneminde ise tam bir çöküntüye girmesi, kapitalist sanayi ile tarım arasında eşitsiz, dengesiz ve çelişkin gelişmenin tipik bir örneğidir. Malthus kötü ünlü “sınırsız nüfus ve ihtiyaçlara karşılık kıt doğal kaynaklar” kurgusunu bu olgu üzerine kurmaya çalıştı. Bunun asıl nedenleri ise büyük çaplı kapitalist çiftçiliğin yol açtığı toprak tahribatı ve 1833’te tahıl yasaklarının kaldırılmasıyla sömürgelerden ucuz tahıl ithalatıydı. Sanayi burjuvazisi işçi sınıfının da metazori desteğini alarak, büyük toprak sahiplerinin gücünü kırmak için, tarımsal ticareti liberalize etti. İşçi sınıfı açısından büyük toprak sahiplerinin hegemonyasında ve yüksek rant ve gıda fiyatları ile yarı-aç kalmakla, ucuz tarımsal ürün/gıdalar nedeniyle daha fazla sömürülmek kırk katır ile kırk satır gibiydi. Zaten sanayi devriminin ilk evresinde Ricardocu olan ve büyük toprak sahiplerine karşı yer yer Ricardocu liberal sosyalizm üzerinden işçi sınıfıyla ittifak gözeten sanayi kasabaları burjuvazinin bu göreli ilericiliğinden, 1836-39 ve 1847 krizleri, yer yer silahlı ayaklanmaya varan Çartist hareket dalgaları ve kıta Avrupası’nda 1848 devrimlerinden sonra, eser kalmamıştı. Sanayi kasabaları burjuvazisi büyük sanayi burjuvaziye dönüşürken, kömür ve demir madenlerinin önemli bir bölümünü elinde tutan büyük toprak sahipleri de demir fabrikaları üzerinden sanayiye girmiş, 1850’lerde sanayi, tarım ve finans sermayeleri liberal-muhafazakar bir oligarşi olarak kaynaşıp yoğunlaşmaya ve merkezileşmeye başlamıştı.

En sonu kömür ve demir, işçi sınıfının kolektif gücünü, direncini, kazanımlarını artırdı; daha önceki yerel isyanlardan, ülke çapında (hatta Amerikan İç Savaşı, Polonya ve İtalya ayaklanmalarında enternasyonalist) bir sınıf olarak hareket etme eğilimini geliştirdi.

1866-73 krizleriyle yeni bir aşırı birikim krizi, kömürden petrole, demirden Bessemer çeliğine, buhar makinesinden içten patlamalı motora geçişle birlikte, Paris Komün Devriminin işaret fişeği olduğu, emperyalist kapitalizm ve proleter devrimler çağına geçiş sürecini de başlatacaktır. Benzer bir değerlendirme, petrol, çelik, içten patlamalı motorlar ve kimya sanayine geçişin, üretimin toplumsal/emek ve doğal/ekolojik koşulları bağlamındaki etkenleri ve sonuçları bağlamında da yapılabilir.

Hammadde krizleri üzerine Marx

Bu tarihsel örnekler üzerinden göstermeye çalıştığımız şu: Kapitalizmin tarihsel krizleri, bir dönem boyunca dayandığı enerji, hammadde, tarım-gıda kaynaklarının ve/veya verimliliğinin sınırlarına dayanmayı da kapsar. Daha öncesinde maliyet ve ücretleri düşürüp karlılığı yükseltmenin bir etkeni olan belli enerji, hammadde ve tarım-gıda biçimlerinin fiyat ve maliyetleri yükselerek, aşırı sermaye birikimi krizlerinin (tek değil ama) bir etkenine dönüşür. Marx’ın vurguladığı gibi, enerji/hammadde darlığı krizleri, aşırı birikim krizlerinin bir biçimi/bileşenidir:

“Hammaddenin yeniden-üretilmesi, yalnızca istihdam edilen emeğe bağlı olmadığı, ama doğal koşullarla sınırlı bulunan emeğin üretkenliğine bağlı olduğu için aynı miktar emeğin ürettiği ürün miktarının, oylumunun (kötü hasat sonucu) düşmesi olanaklıdır. Hammaddenin değeri bundan ötürü artar, oylumu azalır; başka deyişle, üretimi eski düzeyde sürdürmek için sermayenin çeşitli tamamlayıcı parçalarına yeniden-dönüştürülmesi gereken para payları bozulur. Hammaddeye daha fazla harcanması gerekir, emek için daha az kalır ve eskisi kadar emek miktarını emmek olanaklı olmaz. Birincisi, hammadde açığı nedeniyle, bu fiziksel olarak olanaklı değildir. İkincisi, daha büyük bir ürün değeri parçasının hammaddeye dnüştürülmesi gerektiği, böylece değişen sermayeye dönüştürülecek payın daha az kalması nedeniyle olanaklı değildir. Yeniden-üretim aynı düzeyde yinlenemez. Sabit sermayenin bir parçası atıl kalır, işçilerin bir bölümü de kapı dışarı edilir. Kar oranı düşer, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye göre oranı artmış ve daha az değişen sermaye kullanılmıştır. Süreğen bir kar oranına ve emek sömürüsüne temellendirilen sabit yüklentiler – faiz, rant – aynı kalır ve bir bölümü ödenemez. İşte bunalım. Emek krizi, sermaye krizi. Demek ki bu, değişmeyen sermayenin, ürün değerinden karşılanarak yenilenecek olan parçasının değerindeki artıştan ötürü, yeniden-üretim sürecinde meydana gelen bir altüst oluştur. Üstelik gerçi kar oranı azalmaktadır ama, ürünün fiyatında artış vardır. Eğer bu ürün, öteki üretim alanlarına, üretim aracı olarak giriyorsa, fiyatındaki artış, oralardaki yeniden-üretimde de aynı altüst oluşa yol açacaktır. Eğer, yaşam aracı olarak genel tüketime giriyorsa (…) etkisi, değişen sermayede yarattığı altüst oluşun aynıdır (…) öteki ürünlerdeki talebin düşmesine yol açabilir ve sonuçta o ürünlerin, değerlerinden, yeniden paraya dönüştürülmesini engeller. (…) Her durumda, karın oylumu ve ücretlerin oylumu bu üretim alanında azalır, böylece meta satışı sonucu, öteki üretim alanlarından gelecek gerekli gelirlerin bir bölümünü azaltır. Bu tür bir hammadde darlığı yalnızca hasadın etkisiyle ya da hammadde sağlayan emeğin doğal üretkenliğinin etkisiyle olmayabilir. Çünkü artı-değerin, ek sermayenin aşırı bir bölümü, belli bir üretim alanında makineye vb yatırılırsa, o zaman hammadde, eski üretim düzeyi için ne kadar yeterli olsa da yeni düzeyde yetersiz kalacaktır. Demek ki böyle bir durum, ek sermayenin çeşitli tamamlayıcı parçalarına oransız dönüştürülmesinden ileri gelir. Bu, sabit sermayenin aşırı-üretimidir ve birinci durumda ortaya çıkan sonuçların aynısına yol açar.” [3]

Marx’ın bu analizi üzerinden devam etmeden önce, günümüzde hammaddeler sorununun ekoloji açısından olduğu gibi, sermaye ve yine ona karşıt eksenden emek açısından artan önemini açıklığa kavuşturmalıyız. Günümüzde enerji sorunu dışında, teknolojik gelişmeler nedeniyle hammaddeler ve yardımcı malzemelerin sermaye birikiminde sanayi devrimi sürecindeki kadar önemli bir rol oynamadığını düşünenler olabilir. Bu düşüncelerine kanıt olarak da, örneğin otomotiv, elektronik ve dijital araçlarda maliyetin ve değer üretiminin büyük bölümünün mikroçip, yapay zeka gibi yeni teknoloji alanlarından geldiğini, birincil emtianın üretimdeki eski ağırlık ve önemini yitirdiğini ileri sürebilirler. Oysa tam tersine, kapitalizmde üretkenlik ne kadar gelişirse, karlılık sorunu açısından eski ve yeni hammaddelerin fiyatları sorununun önemi de o kadar artar:

“Ham ve yardımcı maddelerin değerleri, yapımlarında tüketilmiş bulundukları ürünün değerine bir defada ve bütünüyle geçtiği halde, sabit sermayenin (makineler vd bn) öğeleri, değerlerini, ürüne, eskime ve aşınmalarıyla orantılı olarak yavaş yavaş aktarırlar. Demek oluyor ki, kar oranı, ürünün yapımında ne kadar tüketilmiş olursa olsun yatırılan toplam sermaye değeri tarafından belirlendiği halde, ürünün fiyatı, hammaddelerin fiyatları tarafından, sabit sermayenin değerinden çok daha fazla etkilenir. (…) Ayrıca kullanılan makinelerin miktarı ve değeri, emeğin üretkenliğindeki gelişmeyle birlikte büyür, ama bu büyüme aynı oranda olmaz, yani bu, makinelerin verimi artırdıkları oranda olmaz. Bu nedenle, hammadde tüketen sanayi dallarında, yani emeğin konusunun daha önceki bir emeğin ürünü olduğu sanayilerde, emeğin üretkenliğindeki büyüme, tam ifadesini, daha büyük bir miktardaki hammaddenin belli miktardaki emeği emmesindeki oranla, ve şu halde, diyelim her saatte ürüne çevrilen ya da metalar haline getirilen hammadde miktarındaki artışta bulur. Demek ki, hammaddelerin değeri, emeğin üretkenliğindeki gelişme oranında, meta-ürünün gitgide büyüyen bir kısmını teşkil eder; bunun nedeni, yalnızca hammaddenin değerinin bütünüyle meta-ürüne geçmiş olması değil, toplam ürünün her parçasında, makinelerin eskimesini temsil eden kısım ile, yeni eklenen emek tarafından oluşturulan kısmın her ikisinin de sürekli azalmasıdır. Bu düşme eğilimi nedeniyle, hammaddeyi temsil eden öteki değer kısmında, hammaddenin değerinde, üretiminde kullanılan emeğin büyümekte olan üretkenliğinden ileri gelen orantılı bir düşme ile karşılanmadıkça orantılı bir artma olur.”

Bu durum özellikle tarım, hayvancılık, ormancılık, balıkçılığa dayalı organik hammaddelerde belirgindir. Sermaye döngüsünün giderek artan hızı ve dolayısıyla büyüyen hammadde tüketim hacmi ve hızı, organik hammaddelerin dayandığı doğal döngünün hızıyla giderek daha fazla bağdaşmaz hale gelir. Sermayenin üretim hacim ve hızına yetişemeyen organik hammaddelerin fiyatları artar, bu da hammadde kriziyle birlikte, sermayenin yeniden üretim sürecinde kısıntı, kesilme ve karlılık düşüşlerine yol açar. Pamuk krizinin nedeni de budur. Hatta denilebilir ki, Amerikan İç Savaşı pamuk krizini derinleştirmekle birlikte, pamuk krizine yol açanın Amerikan İç Savaşı olmasından ziyade, Britanya pamuklu dokuma sanayinin hızlanan ve büyüyen pamuk talebinin karşılanamamasından doğan köleci üretim tarzı ve pamuk krizi, Amerikan İç Savaşı’na yol açan etkenlerden biri olmuştur.

Sermayenin organik doğayla iç bağdaşmazlığından kaynaklanan doğal kısıtları aşmak; organik hammeddelerin üretim ve tüketim hacmi ve hızını yapay olarak artırmak için kullandığı yöntemler, yol açtığı toprak, hava, su, biyo-kütle ve sağlık tahribi ile ekolojik krizin kritik nedenleri arasındadır.

Organik hammaddeler sorunu, kapitalist üretim tarzının organik/canlı yaşam ile bağdaşmazlığını açıklamada, Marksist ekoloji yazının güçlü biçimde işlenen bir konudur. Bununla birlikte yeterince dikkate alınmayan, kapitalist üretim tarzının aynı sorun ve krizlerinin, organik olmayan hammaddeler konusunda da yaşanabileceği ve günümüzde derinleşen biçimde yaşandığıdır. Organik olmayan eski hammaddelerden bazılarında ve yeni teknolojilerin ortaya çıkardığı yeni hammadde ihtiyaçlarında, sermayenin büyüyen ve hızlanan hammadde isterleriyle orantılı bir üretim ve üretkenlik kapasitesi gerçekleştirilemediği durumda, bu da organik olmayan hammaddelerin fiyatlarını yükselterek, sermayenin birikim ve karlılığını kısıtlayan ve yavaşlatan bir kriz etkenine dönüşebilir. Günümüzde enerji ve gıda krizleri bir yana, özellikle yeni teknolojik üretim ve ürünler açısından kilit önem kazanan (lityum, kobalt, krom, nikel, toryum, magnezyum, aliminyum, platin, uranyum, grafit, metalik bakır, nadir toprak elementleri gibi) 40 civarında hammaddenin, darbelere, kapitalist güçler mücadelesinde artan gerginliğe yol açan, ve savaşlara yol açabilecek kadar kritik bir jeo-stratejik önem kazanması, kapitalizmin tarihsel ve ekolojik krizlerinin güncel ve farklı bir boyutudur.

Şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz. Hammadde krizi, aşırı sermaye birikimi krizini tetikler ya da aşırı sermaye krizinin bir biçimi ve bileşenidir. Dolayısıyla hammadde krizi, bir ve aynı zamanda emek krizidir. Çünkü sermaye, hammadde fiyatlarındaki artışı kaçınılmaz olarak emeğin üzerine yıkar. Öyleyse hammadde krizi, emek-sermaye uzlaşmaz çelişkisini şiddetlendirir. Burada emek-sermaye çelişkisi ile sermayenin doğayla yine içsel çelişkisi arasında, ve sınıf mücadelesiyle ekoloji mücadelesi arasında iç bağ ve bütünlüğün kurulması için çok güçlü bir bilimsel-teorik arguman buluruz.

Hammadde krizi (enerji ve gıda krizleri dahil), doğal kısıtlardan kaynaklanabilir (Örneğin üst üste kötü hasat, veya belli kritik hammaddelerin azalması veya doğal kısıtlılığı, veya sermaye hareketlerini sınırlandırması, vd.). Plansız ve karlılığa dayalı kapitalist üretim tarzının doğayla içsel çelişkisinden, üretimin doğal koşullarını israf ve tahrip etmesinden kaynaklanabilir (Örneğin kapitalist tarım yöntemlerinin toprağı verimsizleştirmesi veya belli doğal kaynakların aşırı tüketiminin sonuçlarının umursanmaması, vd). Kapitalizmin aşırı birikim (ve aşırı üretim ve değerlenme) krizlerinin sonucu olan kapitalist güç, egemenlik, paylaşım kriz ve mücadelelerinden kaynaklanabilir (Örneğin belli kritik kaynakların özel mülkiyet ve tekel altında olması, rakiplerini bundan yoksun bırakma, savaşlar, vd.) Kapitalizmin aşırı birikim krizlerini aşabilmek için geliştirdiği yeni üretim araç, teknik, yöntem ve organizasyonlarının doğurduğu yeni hammadde ihtiyaçlarının, kapitalist üretim ilişkilerinin engelleyiciliği nedeniyle, belli bir süre ve yeterince karşılanamamasından kaynaklanabilir (Örneğin günümüzde yenilebilir enerji, nadir toprak elementleri vd).

Hammadde, enerji ve gıda krizleri, aşırı sermaye birikimi krizinin tetikleyicisi olabileceği gibi (örneğin 1970’lerin “petrol krizi”), sonucu da olabilir (bu durumda, ki günümüz krizinde olduğu gibi, enerji, belli kritik hammaddeler ve gıda fiyatlarında hızlı yükseliş de, dönüp karlılık krizini derinleştirir.)

Doğal kısıtlar da aslında ve hele ki kapitalizmin tüm doğayı kapladığı günümüz koşullarında, sermayenin doğayla uzlaşmaz iç çelişkisinin bir biçimidir. Keza bir bütün olarak ekolojik kriz ve sınırlar. Böylece sermayenin emek (ve emeğin toplumsal üretkenliği) ve doğayla uzlaşmaz iç çelişkileri dolaysızca birbirine bağlanır. “En büyük engeli kendisi” olan sermayenin kendi iç çelişkilerini/sınırlarını aşma çabası, emeği ve doğayı amansızca yağmalaması ve tahrip etmesiyle koşulludur.

Kapitalizm emtia krizlerini nasıl aşmaya çalışır?

Peki sermaye hammadde krizlerini nasıl aşmaya çalışır? Hammadde alanlarını yaygınlaştırarak ve çeşitlendirerek. Bunun için de yeni araç, teknik, yöntem, organizasyon biçimleri geliştirerek. Keza ele geçirme ve paylaşım savaşları. Ama hepsinin gelip dayandığı son nokta, olabildiğince ucuzlatılmış ve güvencesiz, yaşam ve ölüm hesabı tutulmayan emek gücünü bu yeni alanlara sürerek. Dolayısıyla kapitalizmin enerji, hammadde ve gıda krizlerini bunların kaynaklarını genişleterek, elde etme yöntem ve biçimlerini çeşitlendirerek aşma yönelimi de, yine ekolojiyle birlikte emeği vurur: İşsizlik, güvencesizlik, ücret düşüşleri, hayat pahalılığı, çalışma yoğunluğu ve sürelerinin artırılması, iş cinayet ve meslek hastalıkları patlaması, tükenme sendromu…

Demir ve kömür, demiştik. Yalnızca sanayi devrimi boyunca kömür madenlerinde kaç işçi iş katliam ve hastalıklarında ölmüştür? [4] Demiryoları yapımında? [5]

Bir ara parantez: Günümüzde enerji, hammadde ve gıda üretiminde kaç kişi çalışıyor? (Dünya çapında toplam emek dağılımında, tarım ormancılık balıkçılık oranı yüzde 27 düzeyinde. [6]  Bu oran, gıda işleme, nakliyat, perakende, servis vd tedarik zincirleriyle birlikte yüzde 35’i buluyor. Enerji ve bağlantılı işlerde 65 milyon işçi çalışıyor. Kömür madenleri: 6 milyon 300 bin işçi. Petrol ve doğal gaz: 11 milyon 800 bin işçi. Bioenerji: 3 milyon 300 bin işçi. Enerji santralleri: 11 milyon 300 bin işçi. Yenilenebilir enerji: 8 milyon işçi. Elektrikli otomobil: 12 milyon işçi, vd. [7]  Toplam maden işçisi sayısında ise, son 20 yılda, Avrupa’da hızlı düşüşe karşın, bağımlı kapitalist ülkelerde 2-3 katı bulan artışlar, ve genellikle düşük ücretli, taşeron, güvencesiz işçilik temelinde büyük bir artış var. Örneğin son 20-25 yılda maden işçisi sayısı (petrol ve doğal gaz dahil), Arjantin’de 12 binden 66 bine, Bolivya’da 62 binden 140 bine, Brezilya’da 77 binden 180 bine, Meksika’da 280 binden 380 bine, Peru’da 71 binden 177 bine, Rusya’da 350 binden 1 milyon 160 bine, Türkiye’de 81 binden 140 bine, İspanya’da 40 binden 287 bine çıkmış. [8]

Bu rakamlar, yalnızca, kapitalizmde ileri teknolojiler nedeniyle hammadde/birincil emtianın eski önemi kalmadı, diye düşünenlere bir fikir verebilmek için. Kaldı ki yeni teknolojik üretim araçları ve ürünlerinde, nadir toprak elementleri gibi yeni hammaddeler sorunu ve krizi, enerji sorunu kadar kritikleşmiş durumda.

Peki günümüzde, başta bağımlı kapitalist ülkeler olmak üzere tüm dünya coğrafya ve doğasını delik deşik eden madenlerde yılda kaç işçi ölüyor? Maden işçilerinin çalışma koşulları? [9] Siyanürlü altın madenlerinin tarım ve doğa kadar bu madenlerde çalışan işçilerin sağlığına etkileri? Petrol ve doğal gaz çıkarım sanayi işçilerinin ölüm oranları? [10]  Kazakistan’da 2011’de grevdeki 25 petrol işçisinin, Güney Afrika’da 2012’de grevdeki 34 maden işçisinin polis tarafından taranarak katledilmesi? Dünyada ve Türkiye’de tarım ve ormancılık işçileri, neden iş cinayetlerinde açık arayla hep ilk sırada? Tarım ve gıda işçileri neden hep en düşük ücretli ve göçmen işçi kesimleri arasında ilk sırada? Tarım ve gıda işçileri neden Covid krizi gibi 2022 krizinden de en ağır etkilenen işçi kesimleri arasında ilk sırada yer alıyor? [11] Mevsimlik ve göçmen tarım işçilerinin çalışma koşulları? Yolda, hastalıktan ve pestisitten ölüm oranları? Gıda sanayi, gıda halleri, gıda marketleri, gıda tedarik (nakliyat, dağıtım, moto-kurye vd) işçilerinin çalışma koşulları ve ölüm, sakatlanma ve hastalık oranları? Nadir toprak elementleri üretiminde doğa ve (kanserden) emek katliamı oranı? Yenilenebilir enerji araçlarının yapımı, montajı ve bakımında işçi ölüm, sakatlanma, yaralanma oranları? [12]

Bu Marksist çözümleme ve sorular, emeğin ve ekolojinin sermaye egemenliği ve saldırganlığı karşısında kaderlerinin de, kapitalist sistemin yıkılmasıyla gerçekleşebilecek kurtuluş perspektiflerinin de ortak ve içsel olarak birbirine bağlı olduğunu apaçık gözler önüne serer.

Günümüz emtia krizinin nedenleri

Ancak dikkat edilsin, enerji, hammadde ve gıda fiyatlarının artışının kapitalizmin tarihsel krizinin tek nedeni veya temeli olduğunu söylemiyoruz. Aşırı birikim krizinin emtia krizine yol açtığı ve bunun da dönüp sermaye krizini derinleştirdiğini söylemek daha doğrudur. Günümüz emtia krizinin başlıca nedenlerine göz atmakla yetinelim:

1- Emek üretkenliğinde artışlar metaların fiyatlarını düşürür. Günümüz aşırı birikim krizi aynı zamanda bir üretkenlik krizidir, yeni teknolojilerin üretkenliği artırıcı etkisi zayıftır ve üretimdeki aşırı birikim ve karlılık düşüklüğü nedeniyle uygulaması (finans ve perakende ticarete göre) çok daha sınırlıdır. Üretkenlik artışlarında 2000’li yıllarda belirgin düşüş, 2008-9 krizinden sonra sıfıra yakın düzeyde seyretmesi, emtia krizinin temel nedenlerinden biridir.

2- Aşırı birikim krizi, başta üretkenliği düşük sermaye kesimlerinin iflas ve yıkımı olmak üzere, sermaye değersizleşmesini zorunlu kılar. Sermaye değersizleşmesinin aşırı kredi şişkinliği, devlet teşvik ve yardımları ile engellenmesi, bunu sürece yayarak gerçekleştiren enflasyonu tetikler ve yükseltir.

3- Kapitalistler karlılık düşüş ve borçlarını finanse edebilmek için fiyatlara bindirme üstüne bindirme yaparlar.

4- Kapitalist tarımda üretkenlik artışlarının bir sınıra dayanmaya başlaması, toprak verimsizleşmesi, küresel ısınmadan kaynaklı kuraklık, tarladan sofraya tedarik zincirlerinde aşırı tekelleşme, gıda fiyatlarını tırmandırmaktadır.

5- Yeni elektronik, dijital vd ürünlerin üretiminde ihtiyaç duyulan kritik hammadde ve yanmaddelerin birçoğunda üretkenliğin aynı düzeyde artırılamaması.

6- Petrol ve doğal gaz rezervlerinin coğrafi sınırlılığı ve yenilenebilir enerjinin gelişiminin yavaşlığı ve sınırlılığı.

7- Emperyalist kapitalist güçlerin kar oranlarını yükseltebilmenin bir yolu olarak belli emtia üretim alanlarını bağımlı kapitalist ülkelerin ucuz emekgücü ve ucuz doğasının üzerine yıkması; bu ülkelerde ucuz emekgücü ve ucuz doğayla (ihracata dönük) azami üretim zorlamasının yol açtığı kriz ve felaketlerle birlikte, düşük teknolojinin de yol açtığı üretkenlik artışı kısıtları.

8- Aşırı uzun, aşamalı, dolambaçlı ve karmaşık uluslararası tedarik zincirlerinin, bir de yalın üretim, tam zamanında/stoksuz üretim yöntemleri nedeniyle aşırı kırılganlaşması. Belli bölge ve ülkelerde yoğunlaşmış belli emtia türlerinin herhangi bir nedenle (kriz, epidemi, kuraklık, grev, isyan, savaş vd) kesintiye uğramasının, tüm zincirler boyunca aksama ve fiyat artışlarına yol açması.

8- Kovid krizi ve yıkıcı çalışma koşulları ile yeni teknolojilerden kaynaklanan, belli alan, sektör ve bölgelerdeki emekgücü açığı krizleri.

9- Bunlara Covid krizinin (dijitalleşmeyi hızlandırarak yeni hammadde ihtiyaçlarını artırdı ve hızlandırdı) ve Rusya-Ukrayna savaşının etkileri de eklenebilir.

Bu nedenlerin tamamı kapitalist sistemin içindeki uzlaşmaz iç çelişkilerin (sermaye ilişkisinin emek, emek üretkenliği ve doğayla iç çelişkileri) derinleşmesinden kaynaklanır. Burada emtia krizi sermayenin emek ve doğayla iç çelişkilerinden kaynaklandığı gibi, emek ve doğa krizlerini iç içe derinleştirdiği, dönüp emeğin ve doğanın sermayeyle ile çelişkilerini de iç içe geçirerek, daha bir patlayıcı hale getirdiği apaçıktır. Kaldı ki kapitalist ekonominin şu “dışsallıklar”ı ve bunları “içselleştirme” çabası, emtia krizini de doğanın olduğu kadar emeğin üstüne yıkmasından başka bir anlama gelmiyor.

Emtia krizleri, toplumsal planda önce emeği vurur. Bu emtia krizinin doğal kısıtlardan kaynaklanan boyutları için de doğrudur. Sermayenin doğal ve coğrafi sınırları aşması, bir ve aynı zamanda emeğin mevcut sınırlarını da aşması ile koşulludur: Mutlak artı-değerin artırılması (çalışma yoğunluğu ve sürelerinin artırılması), göreli artı-değerin artırılması (ücret düşürümleri ve emeğin teknik üretkenliğinin artırılması), kadın ve çocukların, üretkenlik düzeyi daha düşük ülkeler emeğinin, göçmen emeğinin bu alanlara sürülmesi, vd. Aynı şekilde doğanın direncinin kırılması da emeğin daha düşük ücretli, daha ağır ve tehlikeli işlere karşı direncinin kırılmasıyla koşulludur. Ne zaman ki emeğin kolektif direnci artar ve reel ücret ve haklar yükselir, emeği vasıfsızlaştırma ve işsizlikle disipline edecek yeni teknikler ve emek organizasyon biçimleri devreye girer. Dolayısıyla tersi de doğrudur: Emeğin biyolojik, fizyolojik, psikolojik ve mental olarak çalışma sınırları ve direncinin aşılması, bir ve aynı zamanda doğanın ve ekolojinin sınırlarının da aşılması/yıkılması anlamına gelir. Demek ki, emeğin ve doğanın sınırlarının ve dirençlerinin sermaye tarafından aşılması ve yıkılması, sermayenin genişleyen yeniden üretim sürecinin (ve krizlerinin) birbirine bağlı iki yüzüdür.

Emeğin (yeniden üretim emeğiyle birlikte) ve doğanın sermayenin yeniden üretiminin ve karlılığının temel ve bağlantılı koşulları olması, sermayenin bunları, değişmeyen sermaye maliyetlerini olabildiğince (hammadde ve yanmadde maliyetleri dahil) minimize edecek ve emek sömürüsünü (mutlak ve göreli artı-değer sömürüsünü) olabildiğince artıracak biçimde, birlikte organize etmeye sevk eder. Örneğin 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar gemi azıya alan sömürgecilik, yine “kömür ve demir çağı”ndan 1970’li yıllar krizine kadar metalurji ve diğer büyük sanayilerin kömür ve demir madeni havzalarına kurulması, “neoliberalizm” denilen evreyle birlikte  bir çok “kaynak çıkarım” vd alanının artan ölçüde bağımlı kapitalist ülkelere kaydırılması, 1973 krizinden itibaren tarım, gıda, sanayinin devleşen emperyalist kapitalist tekeller temelinde uluslararası entegrasyon, yoğunlaşma ve merkezileşmesinin hızlanması, gibi.

Emtia krizleri her açıdan emeği vurduğu (işsizlik, aşırı çalışma, ücret düşüşleri ve hayat pahalılığı) gibi, kapitalizmin emtia krizlerini aşma yöntemleri de, en başta daha düşük ücretli, güvencesiz, işçi sağlığı ve güvenliğinden daha yoksun işçi kesimlerini ve emek organizasyonu biçimlerine dayanır. Örneğin nadir toprak elementleri krizine karşı, Alaska, Türkiye, Kazakistan, bazı Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde keşfedilen yeni rezervlerin işletilmeye başlanmasının ortaya çıkaracağı emek ve doğa facialarına bir 10-15 yıl içinde tanık olmaya başlayacağız.

Örneğin günümüzde tarım-gıda üretim ve tedariğinde, dev tarım, gıda sanayi, tarım makineleri, petro-kimya tekellerine bir de dev perakande tekeli zincileri ve dijital e-ticaret platformu tekellerinin eklenmesinin, bu alandaki emek organizasyon biçimlerini de nasıl değiştirdiğini; bu alanda emek ve doğa yıkımını nasıl daha fazla iç içe geçirdiğini görebiliriz. [13]

Örneğin hammadde fiyatlarındaki artışın, kapitalistleri enerji ve hammaddeden daha fazla tasarruf etmeye sevkederken, bunun aslen işçilerin canından ve sağlığından yapılan kesintiler olması konusunda Marx’ın Kapital’inin 3. cildinin ilgili bölümlerine bakılabilir: Ürünlere daha ucuz, hileli ve zararlı maddelerin karıştırılmasının işçi ve halk sağlığı üzerindeki yıkıcı etkileri, hammaddelerden tasarruf yöntemlerinin emek sürecini zorlaştırırken işçilerin eskisinden daha hızlı çalışmaya zorlanması vd. Bugün enerji ve hammadde krizine karşı sermayenin tasarruf tedbirlerini, Avrupa’daki kamu işyerlerinde bile, işçileri soğukta ve karanlıkta çalıştırmaya vardırdığını görüyoruz.

Emtia krizi, yani enerji, hammadde ve gıda fiyatlarında patlama, özellikle teknolojik rekabet gücü olmayan bağımlı kapitalist ülkelerde, “kaynak çıkarım ekonomisi”nin ağırlığını ve istihdamını artırırken, bir ve aynı anda, emek ve ekoloji yıkımını da şiddetlendiriyor. Maden arama ve çıkarım girişimlerinde patlama, ormanlardan ağaç kesim ihalelerinde patlama, nükleer santraller, Termik Santraller, HES’ler, RES’ler, gemi söküm, dünyanın ağır metaller, kimyasallar, asbest ve plastik çöplüğü olma, gibi alanlar. Emperyalist kapitalizm karlılık düşüşlerini frenlemenin bir yolu olarak hammaddeleri ucuzlatmayı, bağımlı kapitalist ülkelerdeki “ucuz emek, ucuz doğa”nın üzerine yıkar. Bağımlı kapitalist ülkelerde düşük teknoloji, ucuz emek ve ucuz doğayla, azami üretim hacmi ve hızı zorlamasının sonucu ise, Soma, Ermenek, Erzincan İliç gibi sayısız örnekten bildiğimiz emek ve doğa katliamlarıdır. Aynı şekilde tarımda da ihracat için azami üretim zorlaması, emek ve toprak tahribatını büyütür.

Türkiye’de İstanbul Kanalı, (İstanbul 3. havaalanı deneyimi üzerinden) yalnızca yol açacağı ekolojik felaket açısından değil, burada çalıştırılacak 100 binlerce işçinin mahkum edileceği kölece çalıştırılma ve yaşam koşulları, yüzlerle ölüm ve meslek hastalıkları, zorbaca yarı-askeri emek disiplini açısından da düşünülmeli. Petrol ve doğal gaz hevesi kursağında kalan kapitalist devletin en son felaket projesi ise Türkiye’de Eskişehir Beylikova’yı, emek ve doğa yıkımını, kanser patlamasını garanti eden nadir toprak elementleri çıkarım ve üretim havzası haline getirmek. Bunlara, elektrikli otomobillerin işçi sağlığı ve doğa açısından (yüksek voltaj, ağır metaller ve kimyasallar nedeniyle) en zararlı ve tehlikeli üretim aşamalarının Türkiye gibi ülkelere kaydırılmaya başlanması gibi daha pek çok örnek eklenebilir.

Enerji, hammadde, tarım ve gıda, genellikle ücretlerin düşük, taşeronluk ve güvencesizliğin, sağlıksızlık ve güvensizliğin en fazla olduğu, emek ve doğa yıkımının dolaysızca ve en fazla iç içe geçtiği alanlar.

Emtia krizi ya da “Ucuz doğanın sonu” daha ucuz emekgücü yağması anlamına gelir

Moore, kapitalizmin krizini ekolojik krize ve “ucuz doğanın sonu”na (enerji, hammadde, gıda ve emekgücü fiyatlarındaki artışa) bağlayarak, önemli bir konuyu gündemleştiriyor ve kapitalizm-ekoloji çelişkisine yeni bir yaklaşım getirmeye çalışıyor. [14]  Ancak, enerji, hammadde, gıda fiyatlarındaki yükselişleri kapitalizmin krizinin adeta tek nedeniymiş gibi görmesi, bunun kendiliğinden reel ücret artışlarına yol açacağını varsayması, ve kapitalizmin krizini salt daha önce “kapitalizm-dışı” olduğunu varsaydığı yeniden üretim ve doğa alanlarının metalaşmasına bağlaması çok sorunlu. Bu yaklaşım, sermayenin genişleyen yeniden üretiminin kapitalizm-dışı üretim tarzlarına (tarım, sömürgeler vd) dayanarak ayakta kalabileceğini, bunlar da kapitalistleşince çökeceğini ileri süren, yani üretim tarzları ilişkisini piyasa/meta mübadelesindeki eşitsizlik ilişkilerine indirgeyen Rosa Luxemburg’un sorunlu, kendiliğindenci ve düalist yaklaşımının günümüz ekoloji ve kadın sorununa uyarlanmaya çalışan daha da sorunlu bir versiyonu. Kapitalist üretim sürecinde kullanılan hammadde ve yardımcı maddelerden bahsediyorsak, bunlar zaten önceden üzerlerinde emek harcanmış, yani metalaşmış demektir. Kaldı ki, belli emtiaların piyasada ne kadar çok veya az bulunduğu, ve bunun fiyatlarına etkisinin ne olduğundan daha temel ve önemli olan, bu emtiaların doğal kaynaklarındaki yaygınlık ve üretimlerindeki üretkenlik düzeyi sorunudur.

Yani kapitalizm, enerji, hammadde, gıda kısıtlarından kaynaklanan orantısızlık krizlerini, üretim ilişkilerinin yavaşlatıcılığı nedeniyle hemen değilse bile, daha önce de pek çok kez yapmış olduğu gibi, bunların elde edilmesinde yeni araç ve yöntemler geliştirerek, yeni rezervleri işletmeye açarak, bunların çıkarılmasında ve işlenmesinde daha ucuz ve güvencesiz emek kullanarak, hatta ele geçirmek için darbe ve savaş gibi yöntemlerle, uzun erimde çözebilir. Ama bunu da ancak doğa krizi ve yağmasını olduğu gibi emek krizi ve yağmasını da şiddetlendirerek, dolayısıyla doğa karşıtlığı gibi sınıf karşıtlığını da şiddetlendirerek yapabilir. Kaldı ki enerji, gıda vb pahalılığı, evet ücretler üzerindeki basıncı artırır ama ücretleri kendiğinden yükseltmez; ancak sınıf savaşım ve isyanlarını körükleyerek, bu yolla, ücretlerin yükseltilmesi ve fiyatların sınırlandırılması sağlanabilir. Ancak ücretlerin reel olarak yükselmesi de kapitalizmi kendiliğinden çökertmez. Kapitalizm göreli artı-değer sömürüsünü yükselterek bunu da bir ölçüde tölere edebilir.

Bizim meselemiz “ucuz doğanın sonu”nun kendiliğinden kapitalizmi çökertmesini beklentisine kapılmak değil, bunun daha bir keskinleştirdiği, kapitalizmin uzlaşmaz iç çelişkilerine; üretici güçler/üretim ilişkileri, emek/sermaye, yeniden üretim/sermaye ve doğa/sermaye çelişkilerine ve bunların iç bütünlüğünü kuracak toplumsallaşmış sınıf savaşımına ve tarihsel gelişim doğrultusu olarak komünist devrime odaklanmak, bilinçsiz süreci örgütlü, bilinçli ve devrimci hale getirmektir.

Çünkü kapitalizmin emek ve doğa tahribi ve yağması arasındaki bağlantının kurulması, bunun işçinin kendiliğinden bilinci açısından da kolayca kurulabileceği anlamına gelmiyor. Çoğu işçi ücretli çalışma/geçim köleliliği koşullarında kendi sağlığını bile düşünemez hale gelirken ekolojiyi düşünmesi daha da zorlaşıyor.

Çünkü meta emekgücü ya da ücretli kölelik, ve bunun sonucu olan meta-bilinç karakteri, işçiyi yaptığı işe ve sonuçlarına kayıtsızlaştırır:

“Sermaye ilişkisi, emekçiyi, kendi emeğini maddeleştirdiği araçlarla karşı karşıya koyan iç bağıntıyı, tam bir ilgisizlik, yalnızlık ve yabancılaşmanın ardına gizle(r)”. [15]

Bu açıdan, Polen Ekoloji Kolektifinin sermayenin emek tahribi ile doğa tahribi arasında, meslek hastalıkları üzerinden kurmaya çalıştığı bağ son derece anlamlı ve önemli. Benim bu yazıda yapmayı denediğim ise, bu iç bağı emtia krizi üzerinden genişletip derinleştirmeye çalışmak. Çünkü kapitalizmin krizinin bir biçim ve bileşeni olan emtia krizi, bir ve aynı anda, emek ve doğa krizidir.

Emtia krizi, bir ve aynı anda, ücret krizidir, meta krizidir, emeğin yeniden üretim krizidir, işçi sağlığı ve güvenliği krizidir, “kadın, yaşam, özgürlük” krizidir.

Emtia krizi, bunlarla birlikte, dibe vuran ücret, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesinin ötesinde; ücret, meta ve özel mülkiyet köleliliği sistemini kökten sorgulama ve kaldırma doğrultusunda, yeniden üretim ve ekolojiyi de kapsamına alan, bunlarla zenginleşen ve derinleşen, bunları da zenginleştiren ve derinleştiren toplumsallaşmış bir sınıf bilinç ve mücadelesinin örgütlenebilmesinin de zeminidir.

 

Dipnotlar:

[1] Andreas Malm, “Fossil Capital: The Rise of Steam-Power and the Roots of Global Warming”. Verso, 2016. Malm, sanayi devriminde su gücünden kömüre geçiş analizi temelinden günümüze yaptığı bir projeksiyonla, rüzgar ve güneş enerjisinin doğa koşullarına bağlı istikrarsızlığı ve zaman-mekanda sabitliğinden kaynaklanan sınırları nedeniyle fosil yakıtları geniş çaplı ikame edemeceğini ileri sürer. Malm, ilk evrede dokuma sanayi gelişiminde kömürün su gücünden daha verimli olmadığında haklı. Bununla birlikte, demir sanayini düşünmediği için bu göreli bir haklılık. Yüksek demir fırınları zaten kömürsüz yapamazdı.

[2] İrlanda’da 1 milyon kişinin açlıktan öldüğü patates krizi ve açlık buhranı (1846-1850) ve İran’da 1 milyon kişinin öldüğü kuraklık, tahıl krizi ve açlık buhranı (1871-72) için bkz. Fuat Yücel Filizler, “Paris Komün Devrimi”. Devrimci Proletarya e-kitap dizisi ….

Anadolu’nun Ege ve Akdeniz bölgelerinde ilk çırçır fabrikaları ve geniş çaplı pamuk ekimi Britanya ve Batı Avrupa’daki pamuk kriziylemortaya çıktı, ancak Britanya’nın pamuk  havzası olarak iklimi daha elverişli olan Akdeniz bölgesinde (Mısır ve Anadolu’da Çukurova) karar kılmasıyla, Ege’de pamuk üretimi sönümlendi. Çukurova ise çiftçilere Amerikan ve Mısır pamuk tohumları parasız dağıtılarak, bataklık alanlar pamuk ekiminin genişletilmesi için ıslah edilerek, teşvikli pamuk işleme fabrikaları ve pamuk ve mevsimlik işçi taşımak için demiryolu yapılarak, kapitalizmin en hızlı nüfuz ettiği bölgelerden biri oldu. Çukurova’da pamuk tarım ve sanayi, pamuk krizinden sonra fiyatların düşmesi ve monokültür verimsizleşmesi nedeniyle gerilediyse de, 20. yüzyıl başında yeni bir uluslararası pamuk krizi ve bu kez pamuk alanlarına Alman emperyalizminin el atmasıyla yeniden canlandı. Cumhuriyet döneminde Çukurova’da sınai pamuk havzasının ve sınıf çelişkilerinin gelişimi için Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” ve “Cemile” romanlarına bakılabilir. Çukurova’da Türkiye kapitalizmin 1980’li yıllarda yeni uluslararası işbölümü çerçevesinde üstlendiği tekstil-konfeksiyon yükleniciliği ile birlikte 2.5 milyon dekara kadar çıkan pamuk üretimi, bugün 250 bin dekara kadar düşmüş durumda. Günümüzde dünya çapındaki tarımsal zehirli-kanserojen pestisitlerin yüzde 25’i pamuk üretiminde kullanılıyor. Pamuk pestisitlerinin, pamuk tarımı, pamuklu dokuma ve konfeksiyon işçilerinin, pamuklu giysiler giyen gebe kadın ve bebeklerin sağlığı üzerinde ağır etkileri var. Pamuk tohumlarının hayvan yemi olarak kullanılmasıyla gıdaya da geçiyor. Yüzde 10’u pamuk liflerinde kalıcılaşan pestisitler bunlara yol açarken, geri kalan yüzde 90’ı da havaya, suya, toprağa karışarak doğayı ve emekçileri bir daha zehirliyor.)

[3] Marx, Artı-Değer Teorileri, Cilt 1, s495-6, Sol yay.

[4] “1860’larda İngiltere’de kömür ocaklarında haftada ortalama 15 kişi yaşamlarını kaybetmiştir. Kömür madenlerindeki kazalar nedeniyle (6 Şubat 1862) konusundaki rapora göre 1852-61 yıllarını kapsayan on yıl içerisinde toplam 8466 kişi ölmüştür. Şu da var ki, bu rapor sayının çok düşük olduğunu kabul etmektedir, çünkü müfettişliğin ilk kurulduğu ve bölgelerin çok geniş olduğu ilk birkaç yılda kaza ve ölümlerin çoğu bildirilmemişti.” Marx, Kapital Cilt 3. Sol yay. ABD’de yalnızca 1902-1909 döneminde kömür madenlerinde ölen işçi sayısı 12 bin kişi.

[5] Yalnızca İngiltere’de 1880-1900 döneminde demiryolları yapımında ölen işçilerin sayısı 10 bin kişi. Yalnızca 19. yüzyılda ABD ve Batı Avrupa’da kömür madenleri ve demiryolu yapımında ölen işçilerin toplam sayısı tahminleri, 250 bin işçiden başlıyor.

[6] FAO Statistical Year Book, 2021

[7] IEA World Energy Employement report, 2019

[8] USGS NMA, World Mining Employement 1995-2020

[9] İLO’ya göre en az 1 milyon çocuk maden işçisi var. Enformal/kaçak madenlerde çalışan işçi sayısını 15-20 milyon kişi olarak tahmin ediyor.

[10] Yalnızca 2003-13 döneminde 1190 işçi.

[11] OECD Employement Outlook 2022

[12] Örneğin güneş panellerinin üretim, montaj ve bakım süreçlerinde, radyasyon, fotovoltaik akım şokları, termal yanıklar, yüksekten düşmeler, aşırı sıcak ve soğuk hava koşullarında açıkta çalışma gibi nedenlerle işçi ölüm, yaralanma ve hastalıkları için bkz. Green Job Hazards, https://www.osha.gov/green-jobs/solar)

[13] Anaakım ekolojizm, özellikle de küçülmeci akımlar, tarım-gıda sorununda genellikle tarımsal küçük üretime odaklanır ve idealize ederler. Son dönemlerde biraz da mevsimlik göçmen tarım işçiliğine bir ilgi artışı var. Bununla birlikte, tarım araç ve girdilerini üreten işçileri, gıda lojistiği işçileri, gıda sanayisi işçileri, hal ve perakende gıda işçileri, dijital e-gıda işçileri ve moto-kuryeler tümüyle kapsam dışına atılmış görünüyor. Tarımsal küçük üreticiler hızla daralırken, göçmen ağırlıklı mevsimlik tarım işçiliğinin hızla yaygınlaşması (ve bugün toplam tarımsal emeğin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturur hale gelmesi), son 30-40 yılda gerçekleşen bir olgudur. Diğer taraftan geriye kalan tarımsal küçük üreticilerin artan bölümü de, bir yandan borçlar, kağıt üzerinde kalmış ipotekli toprak mülkiyetleri, fason çiftçilik, diğer yandan da küçük üretici aile üyelerinin bir kısmının kırsal maden, enerji, altyapı-inşaatları, mevsimlik turizm gibi alanlarda ücretli işçi olarak çalışmak durumunda kalmasıyla, yarı-proleterleştiği söylenebilir. Bugün tarım-gıda üretim ve tedariği ve bağlantılı alanlarda çalışan ücretli işçi sayısı ve oranı dahi, küçük üreticilerden çok belirgin olarak daha fazla. Keza tarım-gıda emeğinin son halkaları olan perakende ve e-perakende’den başlayarak bütününün giderek nasıl dijital platform/algoritmik yıkım organizasyonlarına tabi olduğunu görüyoruz. Diğer taraftan, kovid krizinde ve şimdiki gıda krizinde, uluslarasılaşmış tarım-gıda üretim ve tedarik zincirlerinin nasıl bir entegrasyon içinde olduğunu, üretim ve emeğin bu alanda da nasıl toplumsallaşmış olduğunu görüyoruz.

[14] Jason W. Moore, “Ucuz Doğanın Sonu ya da “Çevre” Hakkında Nasıl Endişelenmeyi Bırakıp Kapitalizmin Krizini Sevmeyi Öğrendim”. Ekoloji Kolektifi yay. 2017.

[15] Marx, Kapital Cilt 3. s79